24 Aralık 2010 Cuma

Life as we know it

Fragmanını izleyerek bile baştan sona neler olup biteceğini bildiğin filmler olur ya... Kimine çok saçma gelir bu, ne manası kaldı fragmanı izledim, filmi izlemiş kadar oldum diye düşünürler. Ama benim için bir filmin ya da bir kitabın başını ve sonunu bilmek çok da bir şey ifade etmiyor. Örneğin çok sevdiğim Harry Potter serisi boyunca her kitabı kitapevindeki raftan elime alışımda ilk baktığım yerler
1) Arka kapaktaki özet
2) Kapaktaki resimlendirme
3) Son sayfa
şeklinde olurdu. Çünkü cidden sonunun öyle ya da böyle olması pek de önemli değil (inanılmaz absürd bir sonsa baştan öğrenmekte de bir sakınca yok hani, ona göre kendimi kaptırmam mesela). Benim için asıl önemli olan kitap boyunca hissettiğim akıcılık ve filmdeki repliklerden, karakterlerden ve oyunculardan ne kadar etkilendiğim.

Birkaç ay önce sinemadayken fragmanını görüp güzel bir film sanırım diye düşünmüştüm "Life As We Know It" için. Ve evet tahmin edeceğiniz üzere, fragmanına bakıp tüm filmi karakter analizine kadar çözebildiğiniz türdendi kendisi :)


Hikaye basit: Başroldeki kızımızın (Katherine Heigl'ın canlandırdığı Holly) en yakın kız arkadaşıyla esas oğlanın (Josh Duhamel'in canlandırdığı Messer) en yakın erkek arkadaşı birlikte, hatta filmin başında evleniyorlar. Holly ve Messer'ı da bir araya getirmeye çalışıyorlar ama bizim ikili pek anlaşamıyor, neredeyse birbirinden nefret ediyor. Bu cümleden bile anlamışsınızdır canım sonunu... Tabii ki aşık olacaklar! :) Ama romantik komedimizin trajedi kısmı, evli çiftin bir trafik kazasında ölmesi. Küçük kızları Sophie'yi de bu ikliye emanet edince, birbirlerinden nefret eden Holly ve Messer arkadaşlarının evinde evcilik oyunu oynamaya, Sophie için birbirlerine katlanmaya başlıyorlar. Bu arada spoiler verdiğimi düşünmeyin bunlar baya baya fragmandan anladığınız şeyler zaten.

Filmi benim gözümde güzel yapan ise, gerek başroldeki gerek yan roldeki tüm oyuncuların rollerinin haklarını vermesi, sevimli Sophie'nin (ki kendisi üçüzler tarafından dönüşümlü olarak canlandırılıyorlar) tüm o yaramazlıkları ve şirinlikleri, tüm tahmin edilebilirliğine rağmen filmin içerdiği ufak sürprizler ve tabii ki Katherine Heigl ve Josh Duhamel arasındaki uyum (birkaç gün önce izlediğim bir Leighton Meester röportajında, romantik filmlerdeki uyumlu çiftler için sarf ettiği "I'm like... Guys, kiss kiss!" cümlesini film boyunca bana söylettiler en azından).

Noeldir, yılbaşıdır dışarıda alıp başını giden renkli havaya kapılıp kendinizi dışarı attıysanız, yorulduğunuz bir zamanda bolca patlamış mısır eşliğinde izlenesi bir film.

Eh geleneği bozmayayım, soundtrack'inden de birkaç şarkı tavsiye edeyim:

Beggars - You and Me http://fizy.com/#s/1cksvs
Josh Kelley - Tidal Wave http://fizy.com/#s/1tttpi
Free Energy - Something in Common http://fizy.com/#s/1pnr99

Son not... Filmin website'sini de bir inceleyin, benim çok hoşuma gitti tarzı: http://lifeasweknowitmovie.warnerbros.com/#/home/

20 Aralık 2010 Pazartesi

Alanis yeniden...

Neredeyse üzerinden 1 sene geçmiş Precious Illusions'tan bahsedeli bu blog'da.
Kısa bir facebook sohbeti sırasında ismi geçince Hands Clean, Unsexy, You Owe Me Nothing In Return, Surrendering ve Precious Illusions 5'limi playlist olarak arka plana koydum. Gecenin bir yarısı bitirme projemle uğraşadurayım, müzik beni resmen 8-9 sene öncesine götürüyor..
Nostalji bu olsa gerek :)

Öte yandan sözlerin bir kısmının beni her daim özetlemesi de üzücü mü bilemedim...


you'll rescue me right? in the exact same way they never did..
I'll be happy right? when your healing powers kick in

you'll complete me right? then my life can finally begin
I'll be worthy right? only when you realize the gem I am?

but this won't work now the way it once did
and I won't keep it up even though I would love to
once I know who I'm not then I'll know who I am
but I know I won't keep on playing the victim

these precious illusions in my head did not let me down when I was defenseless
and parting with them is like parting with invisible best friends

this ring will me yet as will you knight in shining armor
this pill will help me yet as will these boys gone through like water

but this won't work as well as the way it once did
cuz I want to decide between survival and bliss
and though I know who I'm not I still don't know who I am
but I know I won't keep on playing the victim

these precious illusions in my head did not let me down when I was a kid
and parting with them is like parting with a childhood best friend

I've spent so long firmly looking outside me
I've spent so much time living in survival mode

13 Aralık 2010 Pazartesi

All we need is love...

Bir kış çocuğu olmama rağmen ilkbaharı çok seviyorum ben.. Baharın renkleri, cıvıl cıvıllığı, güneşi, elbiseleri, babetleri mutlu ediyor beni. Öyle kat kat giyinip kardan adam gibi dışarı çıkmak pek hoşuma gitmiyor yani kışın! Bir kere zaman kaybı her girdiğin ortamda üstündekileri çıkarmakla uğraşmaya geçen dakikalar.. Hele ki kışın alışverişe çıkıldığında tam bir işkenceye dönebiliyor gün; t-shirt, üstüne kazak, üstüne mont, atkı, şapka, eldiven derken bu sürede gezilme potansiyeline sahip bir mağaza şansını yitiyor insan resmen :) (Evet üşengeçlik de yok değil kanımda ama anladınız siz ne demek istediğimi.)

Neyse çok alakasız bir giriş oldu; oysa ki Aralık-Ocak-Şubat üçlüsünü neden sevdiğimden bahsedecektim size, sevmememden değil.

Aslında sebebi çok basit: Kar psikolojisi.
Bakın sadece "kar" demiyorum çünkü kardan öte karın getirdiği ruh hali inanılmaz oluyor. Ortaokul/lise yıllarında "Kar yağsın da tatil olsun" beklentisiyle hava durumu takip ediliyor, ufak flört hareketlerine de sebep olabilecek kar topu savaşı heyecanla bekleniyor, doğum günü benim gibi bu aylarda olanlar doğum günü hevesine kapılıyor (her ne kadar kar azizliğine uğrama ihtimali yüksek olsa da, canın sağ olsun kar.). Bir de tabii "Bunca soğuk bir işe yarasa bari" düşüncesine kaptırıyor insan kendini ya da etrafı normalden farklı olarak tek bir renk olarak görmek ilginç geliyor insana.

Ama tüm bunlardan öte, kar demek benim için Love Actually demek.
2003 yılında sinemada izlediğimden beri gelenek haline getirdim: Kışın kar yağdığı dönemlerde başa alıp alıp Love Actually izlemezsem içim rahat etmiyor. Hatta resmen sırf havalar soğusun, kar yağsın da ben de Love Actually moduma gireyim diye bekliyorum :) Yazın izleyince havasına bürünemiyorum filmin; illa etrafımın bembeyaz karlarla kaplı olduğunu gerçekten göreyim ki kendimi filme iyice dahil hissedeyim istiyorum sanırım tam bilmiyorum ben de sebebini. Ama havaların soğumasıyla birlikte filmin o şahane soundtrack'i playlist'imi domine etmeye başlıyor, karın nihayet yağmasıyla da birlikte battaniye altında Love Actually izlemek, benim için artık bir ritüeli sürdürmek oluyor.

Yazının başlığına nasıl mı bağlayacağım? Filmin mottosunu, Hugh Grant'in açılış cümlesini paylaşacağım sizinle:


Whenever I get gloomy with the state of the world, I think about the arrivals gate at Heathrow Airport. General opinion is starting to make out that we live in a world of hatred and greed, but I don't see that. It seems to me that love is everywhere. Often it's not particularly dignified or newsworthy, but it's always there - fathers and sons, mothers and daughters, husbands and wives, boyfriends, girlfriends, old friends. (...) If you look for it, I've got a sneaky feeling you'll find that love actually is all around.”


All You Need Is Love
http://prostopleer.com/#/search?q=artist%3AAll+You+Need+Is+Love

19 Kasım 2010 Cuma

Bayram şekerleri


Ve bir bayram daha ailece birkaç ziyaret, tatilden istifade bol bol dışarıda arkadaşlarla gezmece, her gün yaklaşık 1000 kalorilik çikolata ve çikolata içerikli yiyecek tüketimiyle geçti. Tatil tabii, insan hiç bitmesin istiyor ama artık hafta sonu tatiline girmiş bulunuyoruz, üzgünüm.

Tatil boyunca güncel/eski (ve benim için yeni/aylardır bilgisayarda bulunan) şarkılarla geçti bu arada. Evde bulunduğum süre boyunca sevgili winamp playlist'imde bulunan şarkıları bayram şekeri/çikolatası/kurabiyesi niyetine ikram ediyorum, belki aralarından beğendikleriniz çıkar.

1) The Pretty Reckless - Make Me Wanna Die (İçinizdeki asi ve platonik aşık ergen için lütfen dinleyin.)
2) Plumb - Real Life Fairytale (Güldürür, eğlendirir, sempatiktir.)
3) Maria Mena - Just Hold Me (Kadının sesi ancak bu kadar etkileyici olabilir nakarat kısımlarında... Sözleri de çok hoş.)
4) Plumb - In My Arms (Oturun ağlayın valla tam romantik filmlerde ayrılan sevgililerin birbirlerini hatırladıkları anda çalacak türden bir şarkı.) - edit: şarkının sözlerine çok da takılmamak lazım tabii; sevgiliden çok çocuğuna yazılmış havası var çünkü şarkının başlarında :)
5) Taylor Swift - You Belong With Me (Evet artık benden küçük insanların da şarkılarını dinliyorum, büyüdüm sanırım. Neyse... Geçen seneydi yanılmıyorsam, radyoda duymuştum çok beğenmiştim ama bir türlü şarkının sözlerini aklımda tutamamış ve hangi şarkı olduğunu öğrenememiştim. Kısmet geçen güneymiş.)
6) Motion City Soundtrack - Fell In Love Without You (Bu aralar telefon melodim bile oldu, sağlam grup güzel şarkı özellikle başlangıcını seviyorum.)
7) Delta Spirit - People C'mon (dım tıs dım tıs dım tıs...)
8) Glee Cast - Toxic (Her daim anti-Britney olmaktan böbürlendim ama Glee versiyonu çok da güzel vallahi şarkının.)
9) Kendal Johansson - Blue Moon (Cidden etkileyici bir sesi var)
10) Robyn - Dancing On My Own (Gossip Girl sağolsun :) )
11) Armin van Buuren ft. Sharon den Adel - In and Out Of Love (Kadının sesi garip bir şekilde müziğin tınısıyla aynı gibi.)
12) Rihanna - Russian Roulette (Takdir edilesi Rihanna şarkılarından. Rihanna demişken, Glee'nin son bölümündeki Gwyneth Paltrow'lu Umbrella cover'ı da mü-kem-mel!)
13) Colbie Caillat - What If (Colbie Caillat'ın bütün şarkıları birbirinden güzel zaten; bilmiyorsanız Realize'ı, Falling For You'yu ve Jason Mraz'la düeti olan Lucky'i de dinleyiniz.)

Afiyet olsun :)

11 Kasım 2010 Perşembe

...ve Sabancı çıldırır!


Evet sanırım okulumu zaman zaman normaldan daha çok sevmek mümkün oluyor. Özellikle de Sabancı Çıldırması geleneğini bozmayıp devam ettiren Sabancı gençliğini seviyorum şu an!

Bilmeyenler için kısa bir özet: Tarih 20 Kasım 2008, gece saatleri. Gece demişsem 12'yi geçmiş yani. Birçok fenomen olay gibi Sabancı Çıldırması'nın da başlangıcı bir hayli spekülatif. Kimine göre midterm'lerden çıldıran üç kız, yurt bölgesindeki en geniş avluda çığlık çığlığa koşturuyor. Avlunun iç tarafına bakan cepheden insanların da bu bağrışmalara katılmasıyla okul çapında bir çıldırma başlıyor. Artık şehirden izole bir yaşam süren gençlerin atraksiyona hasret kalması mı dersiniz, "bırakın eğlensinler çocuklar yaa" diye güler misiniz, şımarıklık falan diyip kızar mısınız bilmiyorum ama bence Sabancı Çıldırması sahiden bunalan bir grup öğrenciden dalgalar halinde tüm okula yayılan bir enstantanedir.

Neyse sonuç itibariyle konfeti niyetine yurt yaşamı usulüne uygun olarak tuvalet kağıtları saçılır üst pencerelerden, boş su bidonları toparlanıp birbirlerine vurulur davul misali, bilimum enstrüman ortaya çıkartılır ve kurtlar bir güzel dökülür sınavlarmış, ödevlermiş falan hiiiç dert edilmeden :)

Eh tabii böyle bir olay Sabancı fenomeni haline dönüşsün diye bir sonraki sene (20 Kasım 2009) özel çaba sarf edilir, facebook'ta event bile açılır ama olay spontaneliğini yani asıl özelliğini kaybettiğinden ilk seneki tadı bulamaz kimse.

2010'a geldiğimizde herkes yavaş yavaş "Acaba bu sene?" diye düşünür (herkes dediğime bakmayın ben ve oda arkadaşımdan bahsediyorum) ama bu seneki 20 Kasım zaten tatile denk geldiğinden pek de ümitlenilmez.

Ve derken 10 Kasım'ı geride bırakıp 11 Kasım'a geçildikten kısa bir süre sonra Sabancı yine çıldırır. Bidonlar, çimenlerin her noktasına atılan yün yumakları, binaların üst katlarından hortumla fışkırtılan sular (biraz abartıldığını söylemeden geçmeyeyim)... Artık teknoloji de dahil olur, projektörlerle bina duvarlarına videolar, protesto yazıları yansıtılır.

Sabancı Çıldırması hala devam ediyor, bu benim okuldayken yakalayabileceğim son çıldırmaydı ama üç çıldırma hiç fena değil vallahi, mutluyum :)

"I want to hold your hand..."

Romantik/eğlenceli ruh haline büründüğüm zamanlarda olsun, biraz nostaljiye ihtiyaç duyduğum zamanlarda olsun ya da şu anda olduğu gibi sadece 8 saat sonraki sınava hala çalışmamak için bahane yaratmak istediğim zamanlarda olsun, "I want to hold your hand"i üst üste dinlemek suretiyle şarkıya eşlik etmek amacıma pek uygun olur.

Şarkının orijinal versiyonu ne kadar çok eğlendirse ve Beatles bana şarkıyı seneler önce sevdirmiş olsa da, aslında şarkının sözleriyle şarkının temposunun arasında ufak bir çelişki var. Glee'de Kurt karakterini canlandıran Chris Colfer'den şarkıyı apayrı bir halde dinleyene kadar böyle bir düşüncem yoktu tabii ama bu yetenekli arkadaştan dinleyince de başka bir şarkıyı (ama cidden çok çok güzel bir şarkıyı) dinliyor gibi oldum ve şarkının sözlerine iyice bir dikkat ettim - iyice bir sevdim.

Siz de benim gibi düşünecek misiniz merak ediyorum:
http://www.youtube.com/watch?v=DpEOyK_qpvo
(Chris Colfer - I want to hold your hand)

31 Ekim 2010 Pazar

Somewhere over the rainbow

Şurada olmak vardı...
Böyle dertsiz, tasasız, huzurlu...


Somewhere over the rainbow:
http://fizy.com/#s/1lxkbm

30 Ekim 2010 Cumartesi

Stadtspiel

Burada genelde modumu yansıtan şarkıları paylaşmaya, neden bu şarkıyı kendimle bütünleştirebildiğimi anlatmaya çalışıyorum. Ama bu sefer bir değişiklik yapayım dedim.

Kendi standartlarıma göre hareketli, tamamen kendime ve kendi zevklerime zaman ayırarak geçirdiğim bir günün sonunda ödevler ve sınavlar dünyasına adım atmadan yeni keşfettiğim bir site sayesinde müzik arşivimi genişlettim demin. İlk aklıma gelen birkaç kelimeyi yazarak başladım müzik arayışına, bir şarkıdan diğerine, ondan bir yenisine derken çok güzel bir şarkıya denk geldim.

Bu kez şarkı hiç modumu yansıtmıyor, ama bir gün işime yarayacak biliyorum. Hatta nasıl işime yarayacağını size de tarif edeyim.

Kendinizi mutsuz hissettiğinizde, kalabalıklardan uzaklaşıp gerçekten kendinizle kalabildiğiniz bir zaman yaratın. Doğru dürüst üzülmek isterseniz hiç ertelemeyin... Bunun için kendinize 4 dakika ayırın ve bu şarkıyı dinleyin. Ama sadece bir kez dinleyin, öyle fazla depresifliğe gerek yok :) Hadi yeter bugünlük kendi kendinize acıdığınız, kapatın şarkıyı! Hiç de öyle büyütecek bir şey değil zaten belki sizi üzen şey, üzerinden yeterince zaman geçtiğinde fark edeceksiniz. Bilgisayarınızı kapatın, hava güzelse kendinizi Taksim'e atın İstanbul'daysınız...

Ya da bugünümü güzel geçirmemi sağlayan bir oyundan bahsedeyim size bir de. Taksim'e kadar gitmeye üşenmiş olabilirsiniz çünkü, anlarım, ama siz yine de önce bir minibüse dolmuşa falan binin. Gitmek istediğiniz bir nokta belirleyin kendinize ama oraya yakın bir yerde değil, alakasız bir yerde inin. Ve (bugün benim de yaptığım gibi :) ) pek bilmediğiniz sokaklardan geçerek (kimseye yol sormadan) aklınızdaki yere gitmeye çalışın. Hatta bazen bilerek sizi istediğiniz noktadan uzaklaştıracak yerlerden gidin. Ya da işte benim yaptığıma benzer bir şehir oyunu yaratın kendinize. Sahiden iyi geliyor, tavsiye ederim.


Neyse, ne diyordum?

Hıı... Buyrun şarkı...

Sia - I'm In Here (Piano Vocal version)
http://prostopleer.com/#/tracks/4500671yaRr

(Not: Hakikaten bir kez dinleyin şarkıyı (çok güzel olmasına rağmen), yazmaya başlarken arka fona koymuştum, sanırım 4. kez çalıyor. Oysa mutlu bir kızdım!!)

16 Ekim 2010 Cumartesi

Watch "Glee" - For the Love of Music.

Artık okula tam manasıyla dönmüş olduğumu izlediğim dizi sayısındaki ani artıştan da anlamak mümkün. Hem takip ettiğim dizilerin yeni sezonlarıyla ekranlarda yerini alması (bkz. Chuck, How I Met Your Mother, Gossip Girl, Merlin...) hem de dizi listeme eklenen yeni diziler sağolsunlar baya bir meşguliyet getiriyor hayatıma.

Çok önceden tavsiye edilmesine rağmen ancak dün akşam başladığım Glee de son dizi deliliğim olmuş durumda 24 saat içersinde.

Öğrencilerin futbol takımı, amigo kız ekibi ve diğer 'ezikler' şeklinde ayrıldığı tipik bir "American High School"daki bir grup gencin İspanyolca öğretmeni tarafından Glee Club olarak bir araya getirilmeleriyle başlıyor hikaye. Glee Club'dakilerin ortak özelliği; hepsinin ses ve sahne performansı anlamında ciddi yeteneklerinin olması, ama okuldaki sosyal pozisyonları dolayısıyla bu yetenekleri gösterecek imkanı daha önce yakalayamamış olmaları. Hedefleri ise, bu kulüp sayesinde bir ekip olmayı öğrenip, diğer liselerin Glee Club'larıyla yarışacakları bir sahne performansı yarışmasında başarılı olmak. Ama bir araya gelen ekip, bu yarışmada yer almak için gerekli olan sayıya ulaşamayınca, yakışıklı öğretmenimiz Will Shuester (kısaca Mr.Shue) popüler tipleri de gruba dahil ediyor - yani pon-pon kızları ve futbol takımından insanları. Ekibin kendi aralarındaki itişmeleri, aşk meşk durumları dışında bir de bu ekibin bir arada bulunmasını hiç istemeyen bir amigo takımı koçu, Will'in onu hamileyim diye kandıran karısı (aaa spoiler verdi resmen demeyin zaten ikinci bölümde mi ne öğreniyorsunuz, zaten sevmeyeceksiniz kadını, baştan öğrenin daha iyi.) ve Will'e aşık, aynı zamanda da Will'in "meant-to-be-with"i olan sevimli rehber hoca Emma da hikayenin ortasında elbette.


Hikayenin kendisi dışında, Glee'yi klasik dizilerden ayıran asıl nokta ise, dizideki müziğin önemi! Diziler ve müzikleri konusunda bir hayli hassas olduğumu önceki yazılardan anlamışsınızdır zaten :) Bir dizideki müziklerin hikayeyi tamamladığını hissetmek bana diziyi izleten bir unsur ama Glee'nin asıl olayı müzikleri olduğundan Glee'i izlemekten zevk alacağımı ilk andan anladım. 12 kişilik New Directions ekibi (kulübün ismi Glee, ekibin sahne ismi New Directions) her bölüm en az birkaç şarkı söylüyor, söylemekle kalmayıp bunu çok hoş bir şekilde sahneliyor. Ekibin yıldızları Rachel ve Finn arasındaki elektrik de pek cici.

E müzikal kıvamında giden bölümleri art arda izlemek de zor olmuyor tabi.

İzleyiniz, pişman olmazsınız.

16 Eylül 2010 Perşembe

Fashion's Night Out

Modaya özel bir ilgim olduğunu söyleyemeyeceğim. Arada ne var ne yokmuş diye Voguevari, Ellevari dergileri okumuyor da değilim tabii. Ama özellikle de ortaokul yıllarımda bir ara asla böyle giyim kuşam, saç baş, güzel görünme gibi dertleri kendime edinmeyeceğime inanıyordum ve üzülüyordum da içimden gelmediği için. Neyse ki hangi ara oldu bilmiyorum ama o istek bir anda oluştu, şimdi de hep vardı gibi hissetmem cabası tabii.

Fashion's Night Out'a gelecek olursam... İlginç bir deneyim olacak, New York versiyonunu nasıl, ne derece uyarlayabildiler sahiden merak ediyorum :) Bağdat Caddesi'nde olacağım ama benim aklım Nişantaşı'nda kaldı, oradaki hakikaten şahane olacaktır diye tahmin ediyorum.

FNO'yu ilk nerede mi duydum? Evet doğru bildiniz, Gossip Girl. Yeni başlayan sezonunun premiere'inde de olan FNO tam NY'a göre bir hadise gibi gelmişti ilk duyduğumda ki hemen ardından da burada olacağını öğrendim zaten.

Özentilik mi? Evet!
Aslında gereksiz mi? Galiba :)
Ama eğlenceli mi? Kesinlikle!

E hadi ben çıkayım o halde...

1 Ağustos 2010 Pazar

Yazmak ya da yazmamak - işte bütün mesele bu.

Bu kadar açmamıştım arayı hiç...
Ki arayı açtığım zamanlarda blog'umu ne kadar özlediğimi anlatamam size. Tıpkı aylardır her gün "evet evet bugün." deyip de bir gün olsun kapağını açamadığım günlüğüm gibi. Nedir problemim bilmiyorum, bazen ne kadar çok yazmak istesem de ve yazacak ne kadar çok şeyim olsa da bir şeyler geri çekiyor beni, ayırsam yetecek o ufacık zamanı bile çok görüyorum kendime.

Oysa ki kendimi gerçekten en özgür hissettiğim yer yazı yazabildiğim yerler.
Ve evet burada da rahat rahat yazsam da (her ne kadar öyle olduğunu iddia edecek olsam da tamamen özgürce yazamayacağımı pekala biliyorum, daha doğrusu kendimi bildiğimden o özgürlüğü kendime vermeyeceğimi biliyorum diyelim) asıl zihnimi rahatlatan günlüğüme yazmak oluyor.

Ama sürekli yoğun olmaya, sürekli meşgul takılmaya o kadar alışmışım ki sanırım, günlüğüme yazarak rahatlama hakkını tanımaktan hoşlanmıyorum pek kendime. Çok garip aslında, yıllar önce günlük yazmaya başlamam "ilerde açıp açıp okurum, okudukça çocukluğuma gülerim" gibi inanılmaz bir bilinçle olmuştu. Ki tabii haklı çıkmıştım; 2002-2003 dolaylarında yazdıklarımı okudukça (ki bu lise hayatımın başlarına denk geliyor) ne kadar gülüyorum anlatamam. Çocuk halimizle yarattığımız entrikalar, erkek-kız didişmeleri, aşık olduğumu sandığım zamanlar, mutsuzluklarım, kavgalarım, alınganlıklarım ve inatlarım... Ve tabii ki zaman biraz ilerlediğinde, Bridget Jones'tan etkilenerek, günün birinde yazdıklarım onun yazdıklarına benzer bir hale gelir mi, tarzım onunkine benziyor mu ki sorgusu. Komik miyim neyim bilmiyorum ama 30 yaşımda evli hayatı yaşamıyorsam (şu bucket list'imde bulunan New York - Los Angeles - Berlin gibi yaşanası-şehirler-listem'den bir şehir seçerek kendime) hayatımın birkaç senesini yurtdışında geçiresim var. Hele bu ara herkes tatil beldelerine kaçar, biz üniversite 3.sınıf gençliği ise sabah stajlarımızda akşam da İstanbul sokaklarında takılırken benim canım inanılmaz derecede yabancı turist modunu çekiyor.

Her neyse. Sonuç itibariyle tüm yazdıklarım çok eğlendiriyor beni, bir ritüel haline getirdiğim günlük okumalarım esnasında. Bir anlamda geçmişe yolculuk oluyor benim için. Garip ama bazen yazdığım yazıları yazarkenki hislerimi, yazıyı nasıl bir ruh halinde yazdığımı bile hatırlıyorum. Evet, bugünkü çocukluklarımı bir 10 sene sonra okuyup yine gülmek için bugün itibariyle günlük yazmaya geri dönüyorum sanırım.


Bu kez yazımın içeriğiyle bir hayli alakasız ama olsun, çok içimden geldi.
İki yıl önce sanırım, Savage Garden'ın tüm şarkılarını okulumun en şahane yanlarından olan BK mucizesiyle edindiğimde nasıl olduysa aralarına bir de Fool's Garden diye bir grubun şarkısı karışmış (Alman olduklarını öğrendiğimde bir süre kendi kendime güldüydüm, her yerde karşıma çıkarlar da Almanlar. Severim de kendilerini). Şarkı da o kadar güzel ki, bunca zaman paylaşmadığıma şaşmaktaydım bir süredir ama işte blog'a uğramayınca bugüne kaldı.

Pazarları çok sevdiğimi söyleyemem, malum kendileri pazartesinin geldiğini bangır bangır bağırır. Ama hem günlerden pazar olmasına istinaden, hem de çok eğlenceli hayat enerjisi verebilen bir şarkı olma özelliğine sahip olduğundan, buyrunuz:

I'm sitting here in the boring room
It's just another rainy Sunday afternoon
I'm wasting my time
I got nothing to do
I'm hanging around
I'm waiting for you
But nothing ever happens and I wonder

I'm driving around in my car
I'm driving too fast
I'm driving too far
I'd like to change my point of view
I feel so lonely
I'm waiting for you
But nothing ever happens and I wonder

I wonder how
I wonder why
Yesterday you told me 'bout the blue blue sky
And all that I can see is just a yellow lemon tree
I'm turning my head up and down
I'm turning turning turning turning turning around
And all that I can see is just another lemon tree

I'm sitting here
I miss the power
I'd like to go out taking a shower
But there's a heavy cloud inside my head
I feel so tired
Put myself into bed
Well, nothing ever happens and I wonder

Isolation is not good for me
Isolation I don't want to sit on the lemon tree

I'm steppin' around in the desert of joy
Baby anyhow I'll get another toy
And everything will happen and you wonder

I wonder how
I wonder why
Yesterday you told me 'bout the blue blue sky
And all that I can see is just another lemon tree
I'm turning my head up and down
I'm turning turning turning turning turning around
And all that I can see is just a yellow lemon tree
And I wonder, wonder

I wonder how
I wonder why
Yesterday you told me 'bout the blue blue sky
And all that I can see, and all that I can see, and all that I can see
Is just a yellow lemon tree

Fool's Garden - Lemon Tree
http://fizy.com/#s/102yu4

17 Haziran 2010 Perşembe

Vazgeçmeli mi, vazgeçmemeli mi?

Aşk meşk konularında en çok sorulan sorulardan biri bu olsa gerek.
Haydi tamam her şeyin güllük gülistanlık gittiği ilişkileri bir tarafa bırakalım ama ister platonik durumlar olsun, ister zorluklarla dolu bir ilişki olsun sahiden vazgeçmekle vazgeçememek arasındaki o ince çizgide bocalayıp durur birçok kişi. "Ne seninle ne sensiz" durumundan mı kaynaklanıyor, alışkanlıktan mı, takıntıdan mı, aşktan mı sevgiden mi, orası sahiden bir soru işareti. Ama bu soru işaretleri olmadan da hiçbir şeyin keyfi çıkmıyor galiba.. Ya insanlar zoru seviyor, ya zorluk diye adlandırdığımız şeyler aslında hayatın doğal bir parçası oluyor da fark etmiyoruz. Öyle ya da böyle, belirsizlik oturuyor hayatların ortasına.

Bu durumu en güzel ifade eden şarkıyı yazasım gelmişti aslında, sırf gene çenemi tutamayıp birkaç satır yazmadan rahat edemeyeceğimden bir giriş yaptım böyle. Sözü daha fazla uzatmak yerine bahsettiğim şarkının sözlerini (ve hatta kendisini) paylaşayım artık sizlerle iyisi mi...

(Daha çok karşılıksız aşklardaki vazgeçip vazgeçmeme bocalamasını anlattığını söyleyeyim bir de son olarak =) )

I've made up my mind
No need to think it over
If I'm wrong I ain't right
No need to look no further
This ain't lust
This is love but

If I tell the world
I'll never say enough
Because it was not said to you
And that's exactly what I need to do
If I'm in love with you

Should I give up
Or should I just keep chasing pavements
Even if it leads nowhere
Or would it be a waste
Even if I knew my place should I leave it there?
Should I give up
Or should I just keep chasing pavements
Even if it leads nowhere?

I'd build myself up
And fly around in circles
Wait then as my heart drops
And my back begins to tingle
Finally could this be it

Should I give up
Or should I just keep chasing pavements
Even if it leads nowhere
Or would it be a waste
Even if I knew my place should I leave it there?

Should I give up
Or should I just keep chasing pavements
Even if it leads nowhere?


( Adele - Chasing Pavements: http://fizy.com/#s/16rl47 )

11 Haziran 2010 Cuma

Bucket list

Bu ara çok fazla bunaldığımdan sanırım, boş zamanlarımda ilerde yapmazsam çok üzüleceğim şeyleri düşünüyorum. Burada da yazmasam olmazdı tabi. Belli bir sıraya koymadan öylece yapmak/yaşamak istediklerimden aklıma gelenleri serbest çağrışım halinde yazıyorum. Sizle de kesin ortak şeyler çıkacaktır ama bire bir aynı çıkanlarınız olursa da söylemeyin bana, o biraz korkutucu olurdu herhalde..

1) Bir kitap yazmak ve kitabımı yayınlamak...
2) Skydiving! (Beni tanıyan arkadaşlar, şaşırdınız değil mi?)
3) Bir sene boyunca her gün, o gün beni en çok anlatan şarkıyı bir kenara not almak.
4) Hayatımın bir evresinde Los Angeles'ta ve/ya New York'ta yaşamak. Berlin'de de yaşamak olmasa da en az birkaç kez daha her köşesini keşfetmeye gitmek.
5) İspanyolca ve İtalyanca öğrenmek. Fransızca kesinlikle öğrenmemek.
6) Bazen biraz daha az konuşmak =)
7) Bir sosyal yardım kuruluşunda aktif rol almak.. Ama laf olsun diye değil, sahiden içtenlikle yapabileceğim bir şeyi keşfetmek.
8) Çok iyi yemek yapmak. (Evet anne olacak o bir gün =) )
9) Latin dansında ilerlemek.
10) Karadeniz'i gezmek..
11) Bir haftalık film maratonu yapmak (İzleyeceğim diyip de bir türlü izleyemediğim bütün filmleri aralıksız izlemek.. Tabii ilerde işten izin alabileceğim bir haftalık bir süreyi tatil yerine buna adar mıyım, ona "Future Damla" karar verecek sanırım.)
12) Cep telefonu ve internet olmadan, tek başıma bir hafta geçirmek; tercihen yurt dışında, bir adada falan.
13) Yoga.
14) Starbucks kahvelerini evimde yapabilmek.
15) Dünyanın bir yerlerinde (öncelik sırasında yazmak gerekirse) Sting, Coldplay, Travis, Kings of Convenience ve Norah Jones konserlerine gitmek.
16) Evimde kütüphane için ayrı bir oda ayırmak.. Ufak çaplı bir Barnes&Noble yaratmak =)
17) İskoçya'daki en ünlü şatoları görmek.
18) Rio Karnavalı'na katılmak.
19) En sevdiğim dizi ve filmlerin, bir de Pride&Prejudice'ın geçtiği her yeri gezmek.
20) Şarapları ülke-yıl şeklinde birbirinden ayırt edebilmek..
21) The One'ın gerçek olduğunu kanıtlamak.
22) İzlediğim tüm filmlerin soundtracklerini edinmek.

8 Haziran 2010 Salı

Süper kahramanlar ve pişmanlıklar

Küçüklükten beri süper kahramanları sevmiş ve hepsine ayrı ayrı özenmişimdir. Kiminin akıl okuma yeteneğine, kiminin uçabilmesine, kiminin ultra güçlü oluşuna...

Karşındakini hiç çözemediğin zamanlarda aklından geçenleri öğrenmek ne şahane olurdu! Gerçi öğrenmemek gerekenleri de öğrenmekten kaynaklanan bir aşırı yükleme sıkıntısı çıkabilirdi tabi ama olsun, süper kahramanız sonuçta, atlatırız. Uçabilmenin yeri de apayrı tabi. O nasıl bir rahatlık? Sürekli bir yerlere yetişme derdinden kısalan ömürler için ideal yetenek =) Bolca kasa sahip olmakla birlikte gelen tipik süper kahraman ses tonunu ve bir yumrukla dağları devirme yeteneğini ise meraklılarına bırakıyorum.


Ama hepsinden de çok, kendim için dilediğim süper güç zamanı kontrol etmek olurdu herhalde. Bazen kendime ayıracak zamanı yeterince yaratamadığımda arayıp da bulamadığım zaman boşluğunu dilediğim gibi, dilediğim zaman oluşturup, istediğim kadar o boşlukta kalabilmeyi, kafama estiğinde oradan çıkıp hayatın akışına kaldığım yerden devam edebilmeyi ne çok isterdim kelimelerle anlatamam size. Düşünsenize, bir şey yaşıyorsunuz, çok mutlusunuz ama zaman akıp geçtikçe o mutluluğun da her yeni olayla silinip gideceğini biliyorsunuz. Mutluluğunuzu aynen olduğu gibi korumak istiyorsunuz; ne azalsın ne artsın, sadece olduğu gibi kalsın bir süre. Zaman boşluğunda mutluluğu istediğiniz kadar yaşıyorsunuz... Ya da öyle bir olay oluyor ki çığlık atarak kaçmak ya da yok olup gitmek istiyorsunuz bulunduğunuz yerden ama ne pelerininizi bir çevirişle ortadan kaybolabilme yeteneğiniz var, ne ışınlanma, ne de uçma. Sadece ötelemek istiyorsunuz zaten yüzleşmek istemediğiniz her neyse onu, o yüzden kaçışınızı sağlayacak o şahane zaman boşluğundan daha güzel bir çözüm olamaz sizin için.

Vee "zamanda geriye gitme, olan bitenleri geri alabilme" de dahil zamanı kontrol edebilme yeteneğine. Tekrar tekrar yaşamak istediğiniz her olayı, dizinin sevdiğiniz bir sahnesini 100 kez izleyebilme olanağına sahipmişçesine dilediğiniz kadar yaşıyorsunuz kimse fark etmeden. İstiyorsanız hayatınızı taa başa sarıyorsunuz, zaman boşluğunuza koşturup ister sindire sindire, ister fastforward modunda izliyorsunuz hayatınızı. Garip bir his olurdu herhalde, ama güzel de olurdu ölüm öncesi olacağına inanılan "hayatınızın film şeridi gibi gözlerinizin önünden geçme" hadisesinin sizin kontrolünüzde, aklınıza estiği zamanlarda gerçekleşmesi.

Bir de pişmanlıklar var tabi.
Aklınıza her geldiğinde yüzünüzü ekşiten, ellerinizle yüzünüzü kapatıp bir süre öylece kalmanıza sebep olan ve gözlerinizi açtığınızda yok olacağına inanmak isteyip de gerçekleşmeyince hayal kırıklığına uğradığınız durumlar... Zaman boşluğuna girdiğiniz zamanlarda keyifle izleyeceğiniz hayatınızın o film şeridinden yakmak istediğiniz bir an veya anlar dizisi. "İyi oldu, ders çıkardım bu olaydan, büyüdüm." yalanına inanmayıp hiç olmamış olmasını tercih edeceğiniz bir sevimsizlik... Birine karşı işlediğiniz bir suç... Bazen yok yere küstürdüğünüz sevgiliniz, bazen sudan bir sebepten kavga çıkartıp kızdırdığınız kardeşiniz, bazen de derdini çözmeye çalışırken durumunu iyice berbat ettiğiniz arkadaşınız... Ve tüm bu üzüntülerinizden, pişmanlıklarınızdan arınmak için geri sardığınız saatler, günler hatta belki de yıllar. Sahiden en güzel süper kahraman gücü bu değil de nedir?

Alışılmışı bozmayıp, pişmanlıktan bu kadar bahsetmişken güzel bir şarkıyla bitireyim yazımı. Zamanı geri almak için bir sebebiniz olduğu anlarda Anathema'nın Regret'ini dinlemeniz tavsiye edilir...

And sometimes I despair at who I've become
I have to come to terms with what I've done
But still I never learned to live without regret.

(Not: "Hayatındaki en büyük pişmanlık nedir?" sorusuna "Ben hayatımda hiç pişman olmadım!" diye cevap vererek gözünüzün içine baka baka yalan söyleyenler oluyorsa, lütfen bir gülün geçin. Ve bir gün (benden önce) zamana hükmetmeyi öğrenecek olursanız o arkadaşlarla sırrınızı paylaşmayın. Ciddiyim =) )

16 Mayıs 2010 Pazar

Yine bir şarkı sözü

İki sene önce yayınlanmaya başladığında hayli dalga geçmiştim Gossip Girl ile. Serena karakterinde dalga geçilecek bolca şey bulduydum o zamanlar, anca Dan Humphrey'nin babası Rufus için izlenir bu dizi demiştim. Sonra nasıl bir dizi boşluğuna düştüysem, oturup biraz fastforward modunda (çoğu bölümü en fazla 20 dakikada bitirerek) bitirdim yayınlanmış tüm bölümleri. Birçok izleyici gibi ben de Blair-Chuck çiftinin enteresan ilişkisinden dolayı izlemeye devam ettim sanırım Gossip Girl'ü.


Tabi bir de ara ara çalan güzel şarkılar da yok değil.. Örneğin dizinin şaşırtıcı bir şekilde bana kattığı şarkıların arasında "Hanson - Go", "Sum 41 - With Me" ve "Shiny Toy Guys - Season of Love" var.

Haydi bu sefer de dizinin bu hafta yayınlanacak 3.sezon finali şerefine Chuck ve Blair'in üçüncü sezonda ayrıldıkları bölümün en sonunda çalan, hayli etkileyici bir müziği olan The Burned - Make Believe'in sözlerini paylaşayım burada...

Who’s to know my world?
Who's to share my worry?
Mountains rise and fall all the time
And it doesn't mean a damn thing to god

So make believe in miracles instead

Who's to show no fear?
Then cast the first stone at the mirror
And break the spell you put on yourself
And crack your shell wide open again

And make believe in miracles my friends

Who's to give everything,
Just to serve what they believe in?
That's the way you play the game of life
You create the world you want to see outside
And remember what it's like to play god

And make believe in miracles again
Make believe in miracles my friends...

8 Mayıs 2010 Cumartesi

Tanı(ma)dık bir duygu...

Anaokulundayken kendisine sürpriz doğum günü yapılan minik kızın, “ah tam yemelik” dedirten yanaklarının kıpkırmızı olması ve bir eli neredeyse tamamen ağzında şaşkın şaşkın dururken, bir taraftan da içeride kendisi için “iyi ki doğdun” diyen arkadaşlarına ve öğretmenlerine ne yapacağını bilmeden bakmasıdır utanmak. Sonra ufak kızın ayaklarını sürüye sürüye, en sevdiği öğretmeninin elini sımsıkı tutarak, içindeki o karmaşık duyguları yenmeye çalışarak ve kızarmaya her daim devam ederek içeri girmeye her şeye rağmen cesaret edebilmesidir. Tabii bir de iki yanına en sevdiği iki kişiyi oturturken, bunlardan birinin en yakın arkadaşı, diğerinin ise âşık olduğu ufaklık olduğu bilinci vardır ki bu iyice koyu kıvama getirmektedir içindeki şu tarifi zor duyguyu. Minik ellerinin soğukluğu ile deli gibi yanan yanakları arasındaki tezat da cabası... Ama en çok da gülen gözlerinden daha az cesur olan dudaklarındaki o yukarı doğru kıvrılma çabası küçük kızı ele veriyordur. Evet, utanıyordur küçük kız. Sevilmekten, sevildiğini bilmekten utanıyordur ve galiba bunu ilk kez o gün fark etmiştir. İsimlendirmemiştir henüz, etiketlendirmemiştir bu duyguyu; fakat onun da zamanı gelecektir.

Okula başlamış olan ufak kızın ilk kez tahtaya kalktığında gözlerinin dolu dolu olup ne diyeceğini, elini kolunu nereye koyacağını bilemediği bir an vardır sonra. Emindir gerçi dümdüz bir çizgi üzerindeymiş gibi yazdığına, sayılarının güzel gözüktüğüne ve harflerinin birbiriyle pek uyumlu olduğuna. Ama yerine oturduğunda bir de ne görsün... Tahtanın sol üstünden başlamış, yazısını kaydıra kaydıra son harfi apayrı bir hizaya koymuştur. Sınıfın haylazının gözünden kaçar mı? Dalgasını geçer elbette. Dudağını ısırır küçük kız, ders boyunca da konuşası gelmez hiç. Bıcır bıcır halleri kaybolur ortadan bir süreliğine; hiç sevmez kendisinin bu halini.
Ama ufak bir çocuğun kendi yazdığı hikayeyi yüksek sesle okurken sesinin çatladığını duydukça, kovalamaca oynarken yere kapaklanan bir kızın dizleri kanarken, arkadaşlarından duyduğu kahkahalarla birlikte göz yaşlarının sessizleştiğini fark ettikçe, terlemesin diye annesinin sırtına zorla havlu sıkıştırdığı çocuğun mor tonlarında seyreden yüz rengini gördükçe bu duyguyu iyiden iyiye kavramaya başlar ufak kız. Demek sırf kendisine ait değildir bu his; bambaşka durumlarda, başkalarından dolayı, başkaları da hissediyordur kendisi gibi.

Biraz daha zaman geçer aradan. Ve artık biliyordur pek ısınamadığı duygunun ismini: “Utanmak” diyorlarmış büyükler. Duyduğuna göre ne zaman, nerede geleceği belli olmayan, sürpriz yapmaktan pek zevk alan garip bir duyguymuş meğer kendisi. Bazen söylenemeyen sözlerin arkasındaki sebepmiş, bazen söylenen sözlerin peşi sıra gelirmiş. Bazen iki kişinin arasındaki suskunlukmuş, bazense kavgaları sinsi sinsi takip edermiş. Gösterilemeyen bir cesaretmiş kimi zaman, bazen de fazla cesur olunca biri, zafer çığlıklarıyla bu cengaveri altüst edermiş. Hatta rivayete göre, kendini küçümseyenlerin hayatında beliriverirmiş en zayıf anlarını yakalayınca. Hele hele duygusal bir bünye bulduysa kendine zaman geçirecek, uzun süre konaklamayı severmiş. Bazen gereksiz yere yıpratırmış insanları, bazense haklı olurmuş seçiminde. Cezası çok bağlayıcı olamasa da, en azından elinden geleni yaparmış işte... Gerçi bir de pek dokunamadığı kişiler varmış ki, tesadüf mü bilinmez, asıl onlar hak ederlermiş bu duyguyu tatmayı. Hayat boyu kalmayı tercih ettiği kişiler mi? Onlar duygunun kökünden kendilerine bir isim uydururlarmış ve “utangaç” derlermiş kendilerine. Aslında bu kalıcılık utanmanın tercihi bile değilmiş; utangaçların kalkanı olurmuş onlar istedi diye.

Örneklerle, tanımlarla zenginleştikçe utanmanın içi küçük kız için, büyümesi işten değildir artık. Öyle ki, nasıl oldu anlamadan, bu duygu kendisini ziyarete geldiğinde rahatsız olmayı bir kenara bırakmayı öğrenmeye başlar. Başa çıkabilmeyi öğretir kendine utanç katsayısının yüzle çarpıldığı anlarla. Yüz rengi yine kırmızıya yaklaşır evet, hatta ellerinin soğuması da değişmez pek. Ama en azından utanmaktan utanmıyordur artık genç bir kız olan küçük kız. Utanmanın yeni boyutlarını keşfetmesi de an meselesidir bu yüzden.

Gün gelir, ilk resitalinde zaman zaman kontrolü dışına çıkan parmaklarının piyanonun tuşlarına her dokunuşunda tüyleri diken diken olur. Şarkı bitip de dinleyiciyi selamlamak için ayağa kalktığında dengesini korumak için ne yapması gerektiğini düşünürken daha çok nota hatası yaptığını görünce ise, dikkatini nasıl utanacağına yönelik senaryolara vermemesi gerektiğini anlar. Sonra bir mucize olur adeta: Ayağa kalktığında yalpalamak bir yana, kalp atışlarının normalden farksız olduğunu duyumsayıp, küçük kızın nazik gülümsemesiyle değil, çok daha belirgin bir gülümsemeyle dinleyiciyi selamlar. Övgüler de eleştiriler de o yüz kızarıklığını geri getirir gibi olsa bile, bu büyük bir adımdır onun için; yeniyordur işte utanmayı.

Öyle ki, kendince ufak oyunlar yaratır ve meydan okur hâlâ pek hoşlaşmadığı duyguya. Mesela, garipseneceğini bile bile kalabalık bir caddeyi boydan boya şarkı söyleyerek ve kahkaha atarak geçer bir arkadaşıyla. Çakırkeyf olup saçmalar kimi zaman. Susması gerektiği zamanların bilincinde olmasına rağmen konuşmaya devam eder bazen, durulması gereken zamanlarda çocuksulaşır. Sessiz ve kalabalık bir sınıfta soru sorar, soru cevaplar. Emin olmadığı yorumlardan da kaçınmaz; cümlelerini filtrelemeyi azaltır zamanla. Hatta kimi zaman hiç düşünmeden konuştuğu bile olur çünkü daha rahat, daha spontane yaşamak için çaba sarf ediyordur. Tüm bu hareketleri âdeta alay eder “utanmak” ile.

Böyle böyle iyice inandırır kendini, önceleri ürküterek çıkagelen bu duygunun gelişini hep önceden fark edeceğine. Bundan cesaret almış olacak, uzun zamandır içinde tuttuğu şeyleri yazmaya, önce kendine, sonra başkalarına ve nihayet malum kişiye anlatmaya karar verir. Derin bir nefes alır, bir hikaye yazmaya başlar. Hikayenin sonuna yaklaştıkça kendi yazacağı sondan korkar. Alternatif sonlardan bazıları güldürür, bazıları hüzünlendirir; kimi ise yüzünü kızartır. Sonra başkalarına anlatır da anlatır içindekileri, rahatlar. Kararlıdır hâlâ; konuşup rahatlayacağından, pek alışık olmadığı duygularını ifade edeceğinden ve utanmakla eşanlamlı bulduğu sözleri malum kişiye söyleyeceğinden kendine rağmen emindir.
Yaptığı onlarca iç monolog sonrası asıl diyaloğa hazır olarak geçer karşısına. Ne zaman ki yüzündeki soru işaretlerini fark eder, iç monologlar sus pus olur bir anda. Günlerdir sesini yükselten her cümle, yerini tek bir kelimeye bırakır: “Yapma.”

Çok gerilerde bıraktığına inandığı kırmızılık kaplar yanaklarını. Elleri üşümeye başlar. Dudaklarında o çekingen gülümseme ile bakar onun yüzüne ve sessizce “görüşürüz” diyerek uzaklaşır küçük kız.

26 Nisan 2010 Pazartesi

"Siyah Beyaz" bir film...

Geçen sene Mart ayında Şevval Sam'ın bir imza gününe katılmıştım. Şanslı da bir insan olduğumdan herhalde, imza almak haricinde konuşma imkanım da oldu kendisiyle. Şevval Sam'ı da, Nejat İşler'i de çok sevdiğimden, sohbet esnasında ikisini yeniden (2002 sezonunda 'Gülbeyaz' dizisinde bir arada oynamışlardı ki diziyi izlediğimden beri benim gözümde en uyumlu çift olmuşlardır...) bir dizide ya da (daha güzeli) bir filmde görmek ne güzel olurdu diye söylemeden edemedim. Şevval Sam da cevap olarak "Kim bilir, iyi bir proje gelse seve seve." dediğinde 7 senedir beklediğim filmin çok yakında çekileceğini sanırım o da bilmiyordu henüz.

Bu imza gününden bir ay sonra, internette bir gün bir haber çarptı gözüme: Şevval Sam ve Nejat İşler aynı filmde! Tahmin edebileceğiniz gibi çok sevindim ama bir yandan da ara ara çıkan yalan haberlerden biridir düşüncesiyle inanıp inanmamak arasında kaldım. Neyse ki bu sefer haber doğruydu ve Haziran ayında tam olarak öğrendim ki, sadece en sevdiğim iki oyuncu değil, resmen "rüya kadro" diye adlandırabileceğim bir kadro bir araya gelmiş! Canlandırdığı her karakterle iyice devleşen, kadronun abisi Tuncel Kurtiz, küçüklüğümden beri neredeyse tüm projelerini takip ettiğim ve gün geçtikçe daha da inanılmazlaşan oyunculuğu ile Erkan Can, "Devrim Arabaları" ile tanıdığım Taner Birsel, zarif ve ince oyunculuğu ile her zaman hayran olduğum Derya Alabora... Böyle bir ekibi kim bir araya getirmiş diye merak ederken yönetmen Ahmet Boyacıoğlu'nun ismiyle karşılaştım. İsmi nereden tanıdık geliyor diye düşünürken, biraz araştırınca Gezici Film Festivali dolayısıyla daha önce ismini duyduğumu fark ettim. Kendisinin aynı zamanda Ankara Sinema Derneği'nin başkanı da olduğunu öğrenince, çekilecek filmin Ankara'da bir barı mekan olarak alması iyice hoşuma gitti. Ankara'yı seven birinin gözünden, şahane bir kadro ile bir film izlemek çok güzel olacaktı...

Filmin Temmuz ayında çekileceğini öğrendiğimde, şansımı zorlayarak sete gitmenin yollarını aramaya başladım. Tam olacak gibiydi, "Sanırım gidiyorum, inanamıyorum.." dedim, maalesef setten izin çıkmadı. Ben de şansıma küsüp basında çıktığı kadarıyla kadronun röportajlarını, basın toplantısı haberlerini, ara ara yayınlanan birkaç fotoğrafı takip ettim. Böylece sanırım Siyah Beyaz, daha kimse duymamışken, benim sıkı takip ettiğim ve bu kadar merakla beklediğim ilk film oldu.


Kısa özet yayınlandığında, karakterler yavaş yavaş oturmaya başladı aklımda: "Fırtınalı bir hayat yaşamış ama 70 yaşına gelmesine karşın hala durulmamış, ideallerine bağlı bir ressam olan Ahmet Mithat" olacaktı Tuncel Kurtiz; "kalp krizi geçirdikten sonra işini bırakan, sümüklü böcek besleyip sakin bir yaşam sürmeye çalışan bir avukat"ı Erkan Can canlandıracaktı ki bu kısa özetin ikinci cümlesi bile güldürmeye yetmişti beni ilk okuduğumda. Nejat İşler ise, "mesleğini yapmaktan sıkılmış, üstüne bir de karısı tarafından terk edilmiş bir doktor" olacaktı ki karakterine bir isim verilmemesi ilginç gelmişti bana en başta, "Doktor" olarak hitap edileceğini fark etmiştim ilk tanıtımlardan. Sonradan, Ahmet Boyacıoğlu'nun kendinden yola çıkarak oluşturduğu bir karakter olduğunu öğrendim Doktor'un.. Hikayenin ana karakterlerinden tek kadın ise "hayata karşı tek başına direnen, yalnızlığı bir yaşam tarzı haline getirmiş bir iş kadını olan Ayten", yani Şevval Sam idi. Ve "Barın sahibiyse kimseye taviz vermeyen, sinirli, alıngan ama dünya tatlısı bir insan olan Faruk", yani Taner Birsel. "Bütün bu insanların buluştuğu ve dostluklarının yaşandığı yer olan Siyah Beyaz`ın sıcak hikayesi de filmin konusunu oluşturuyor" olacaktı. Bangır bangır bağırmadan, söyleyeceğini en uygun üslupla ve en doğru oyuncularla ifade ettiğinden emin oldum filmin yani bu kısa özetle.

Sonra araya aylar girdi; yaz, sonbahar, kış bitti derken nihayet bahar geldi ve bir gün tüm basında Siyah Beyaz haberleri yer buldu. Filmin sitesi açılmıştı (www.siyahbeyazfilm.net) , birbirinden güzel set fotoğrafları yayınlanmaya, Facebook'taki resmi fanpage'i aracılığı ile basında yer alan tüm haberler duyurulmaya, fragman haricinde film daha yayınlanmadan filmde olmayan sahneler de eklenmeye başlamıştı. Filmin galasıyla birlikte artık bir hafta boyunca her gazetenin manşetine taşınmıştı Siyah Beyaz. Bu vesileyle hem Siyah Beyaz bar birçok kişiyle ismen de olsa tanışmış oldu, hem de birbirinden değerli oyuncular aynı röportajlarda gruplar halinde buluşup izleyicilere veya okuyuculara daha filmi izlemeden keyifli anlar yaşattılar.


Ve nihayet 23 Nisan geldi çattı =)
16:30 seansı için biletimi aldım ve ilk kez bir filmi sinemada yanımda kimse olmadan izledim. (Film tek başına izlenirken de keyif veren bir film olduğundan mı bilmiyorum ama çok da zevk aldım, sanırım arada tek başına sinema keyfi güzel olabilir!) Salon yarı yarıya doluydu ama insanlar 23 Nisan'da çocuklarıyla birlikte çocuk filmlerini tercih etmişlerdir düşüncesi geldi aklıma.

***Spoiler***
Film, beklemediğim bir şekilde başladı. Ana karakterlerle ilgisi olmayan bir olay, o esnada oradan geçmekte olan Faruk ve Doktor'un karısıyla ana hikayeye bağlandı. Karakterlerle daha önceden kendimce tanışmış olduğumdan olacak, hiçbirinin ilk sahnesi çok yabancı gelmedi bana. Ankara sokaklarında çok kısa bir gezintiden sonra başlayan iç mekan çekimleriyle de tam manasıyla tanışmış oldum karakterlerle. Karısı tarafından terk edildikten sonra birkaç dakika donup kalan Doktor'un, gün sonunda arkadaşlarının yanına, Siyah Beyaz'a geldiğindeki durumu atlatmış (ama aslında daha sonra olan evinde karanlık odasındaki halinden anlaşıldığı üzere tam da atlatamadığı) hali ve dörtlü ilk kez bir araya geldiklerinde aralarındaki günlük ve içten sohbet çok hoştu. Aralarından en konuşkan ikili olan Ahmet Mithat (ki taşınırken yere düşen kitapları betimleyişi ve o kitapları eşya taşıyan adamlara verişi çok hoş ayrıntılardı; filmi ikinci kez izlediğimde daha dikkatli olup Ahmet Mithat'tan olabildiğince çok detay kapmaya çalışacağım kesin!) ve Ayten'in ilerletir gibi oldukları muhabbet bana daha ilk baştan "senelerdir arkadaş olan ve bir arada olmaktan mutluluk duyan insanlar" izlenimini verdi. Özetlerden okuduğum kadarıyla en sessiz karakter Muzaffer (Erkan Can) olmalıydı ama bana asıl Doktor (kendi kendime 'daha ne kadar farklı karakter canlandırabilir acaba' diye sorarken bambaşka karakterlerine bir yenisini daha ekleyen Nejat İşler) sessiz ve içine kapanık gibi geldi.


Her akşam Siyah Beyaz'da buluşup kendi yalnızlıklarından arınan bu dörtlünün, bar harici samimiyetleri de hoştu tabii. Daha önce fotoğraflardan görüp daha uzun olmasını beklediğim gölde balık tutma sahnesi, Faruk'la birlikte gezerken, Muzaffer'in Nilgün'ü (senelerdir görmediği ama yanında hep fotoğrafını taşıdığı eski sevgilisi) gördüğü sahnedeki tutukluğu ve sonrasında Faruk'la olan diyalogu, akabinde kart oyunu için buluşan ekibin Muzaffer gittikten sonra onun hakkında ve aşk hakkında yaptıkları muhabbet, Ahmet Mithat'ın hoşsohbetliği, Ahmet Mithat-Ayten ikilisinin (ki Ayten'in çok sempatik bir vurguyla söylediği "ihtiyar" hitabı da ayrı hoştu, her ne kadar Ahmet Mithat "hepsini cebinden çıkartacak" dinçlikte olsa da =) ) ekip harici diyalogları en başta aklıma gelen sahneler.. Tabii kart oyunu esnasında Ayten'in kendinden bahsederken bir anda Şevval Sam'ın çocukluğuna ait detaylara şahit olmam ve hemen ertesinde içine kapanık Doktor'un Ayten'le şakalaşması en hoşuma giden sahneler arasındaydı.

Karakterlerin kendi hikayeleri bir taraftan ilerlerken, bir taraftan da Siyah Beyaz'ın kapanma durumu ortak hikayeye yön veriyor elbette. Faruk'un Siyah Beyaz'ı kapatıp Bodrum'a yerleşme hayali, ana karakterlerimizin huzurunu bozuyor çünkü bar kapatılırsa ortak yaşam alanları ortadan kaybolmuş oluyor; paylaşılacak yalnızlık için yeni bir yer arayışı ise bunca sene sonra düşünülemez elbette. Ana öykü tüm karakterler açısından mutlu sona doğru gidedursun, kişisel öyküler de benim gözümde güzel birer son buluyor filmin sonunda. Bazı yerlerde "sonlar çok ucu açık bırakılmış" gibi yazılar okudum ama bana öyle de gelmedi; tüm karakterler öyle ya da böyle güzel birer sona bağlanmıştı. Tabii ki çok net çizgilerle çizilmemişti hikayenin sonu, ama "tam tadında" demek doğru olur bence: Yalnızlığa alışmış ve bunu bir güç göstergesi haline getirmiş Ayten, bu kararlılıktan vazgeçip mutluluğu Doktor'da buluyor. Doktor da terk edilmişliği (zaten 2 senedir süregelen ayrı yaşamaya alışmışlıktan yararlanarak) çabuk geride bırakıyor (Zonguldak'a yapılan bir geçmiş yolculuğuyla -tahminimce- durumu hızlandırarak) ve filmin başlarında göz kontağından bile çekindiği Ayten'le bir ilişkiye başlıyor. Muzaffer ise, geçmiş yılların hesabını sorduğu ama nihayetinde kırgınlığını geride bırakıp 50 yaşının keyfini doya doya birlikte çıkaracağı kadını, Nilgün'ü affediyor ve filmin final sahnesindeki hareketiyle beni bir hayli güldürüyor. Ahmet Mithat da tüm babacanlığı ve yaşam enerjisiyle hayatına devam ederken başka hayatları da renklendirme çabasından asla vazgeçmiyor. Son olarak, Faruk neyse ki Bodrum macerasını en az birkaç sene daha öteliyor ve fotoğraflar duvarlardan (rüyasının aksine) sadece badana boya için iniyor.

*** Spoiler bitti =) ***

Spoiler'dan öte bu basbaya bir film özeti olmuş gibi gözükse de, filmi izlemenin keyfi sahiden bambaşka; o yüzden buraya olayların akışını genel hatlarıyla yazmaktan çekinmedim çünkü Siyah Beyaz, farklı yaşlardan izleyicilere farklı tatlar sunacak, bir seyirciye birkaç sene aradan sonra yeniden izlediğinde apayrı şeyler hissettirecek türden, sade ve çok hoş bir film. Dolayısıyla tüm izleyiciler için güzel bir film deneyimi; konu çok dikkat çekmiyorsa da Tuncel Kurtiz-Erkan Can-Taner Birsel-Nejat İşler-Şevval Sam-Derya Alabora isimlerini art arda gören ve gözleri büyüyen herkes bu filme bir şans verir diye umuyorum =)


Benim üzerimdeki etkilerinin başında ise, günün birinde Ankara'ya gidecek olursam Siyah-Beyaz'ın kapısından girmeyi çok istemek geliyor sanırım çünkü mekan da, mekanın içindekiler de şahaneydi. Ahmet Boyacıoğlu'nun kaleminden ve gözünden film tam kıvamını tutturmuş bence, dediğim gibi öykü çok sadeydi (ki bu kimilerinin eleştirdiği bir yön ama bana asıl senaryo bu şekilde olmasaydı çok eğreti gelirdi film) ama çok güzel işlenmişti. Zorlama hiçbir şey yoktu, o doğallıktan dolayı da karakterler de, karakterlerin arasındaki ilişkiler de çok inandırıcı geldi bana. Karakterlerin, karakterleri canlandıran oyunculardan da bir şeyler aldığını görmek de ayrı keyifliydi. Filmde gerçekleşmeyen tek beklentim, Nejat İşler ve Şevval Sam'ın bardaki ikili sahnelerinin uzunluğu konusundaydı. Derya Alabora ile Erkan Can'ın bar sahnesi kadar uzun bir sahne beklentisindeyim sanırım fragmandan yola çıkarak, ama bu haliyle tadın damağımda kalması daha iyi oldu belki de. Sahnenin arka fonunda olan şarkı (ismini sonradan öğrendim, Tulay German'in A Perdre Haleine'i) da sahnenin cazibesiyle paraleldi, bunu da söylemeden geçmeyeyim.

***

Kısacası tüm ekibin tekrardan ellerine sağlık, çekimler boyunca herkesin aldığı keyif filmin tamamına sinmişti. Hem seyirciyi keyiflendiren, hem ara ara hüzünlendiren, hem de bolca gülümseten ve güldüren, çok içten bir film olmuş. İkinci kez gitmezsem rahat edemeyeceğim.

9 Nisan 2010 Cuma

Lost: Happily (N)ever After?


Lost'un 6.sezonu son hız devam ederken ve dizinin finaline bu denli yaklaşmışken, şu anki izlenimimi özetlememek olmazdı, hele ki bu haftaki bölümünden sonra!

Bu biraz bölüm yorumu da olduğundan 6x11-Happily Ever After'ı izlemeyenler okumasın derim..

Sezonun başından beri akıl karışıklıklarına, "Hah bir bu eksikti zaman yolculuğundan sonra..", "Hani her şey mantık çerçevesinde olacaktı??" gibi sorularla bilimum seyirci isyanlarına sebebiyet veren Flashsideways (kimine göre "Alternatif Zaman") bu bölüm şekil ve anlam kazanmaya başladı. Flashsideways'i Alternatif Zaman olarak değerlendirirsek, onunla "Gerçek Zaman" arasında bir karşılaştırma yapıp duruluyor aslında sezon başından beri.. Hangisi gerçek, hangisi sahte, hangisi daha güzel... Bana biri diğerinden daha gerçekmiş gibi gelmiyordu başından beri, sanki ikisi de gerçek ve biri birini dizinin finaline kadar devam edecek olan savaşın sonucunda yenmeli gibiydi. Ama şimdi bana bu bir üstün gelme probleminden öte gerçekten bir birleşme olacakmış gibi gelmeye başladı. Hele hele Gerçek Zaman'dan bağımsız bir Alternatif Zaman'ın çok manasız olduğu bu bölümle netlik kazandıktan sonra...
Ve elbette tam da bu noktadaki kilit isim, açık ara en sevdiğim karakter olan Desmond olacak...

"Hangi zaman daha güzel? Hangisinde daha çok mutlu karakterler?" diye sorulacak olursa, aslına bakarsanız tüm ana karakterler öyle ya da böyle mutlu Alternatif Zaman'da. Evet, bu mutluluk tam bir mutluluk değil ama en azından acı çekmiyorlar pek fazla..

Peki eksik olan ne? Buna bu bölüm cevap verdi senaristler: Aşk. Hepsinin hayatında bu eksik aslında...

Sanki "It is better to have loved and lost than never to have loved at all" sözü bize bütün bölüm boyunca mesaj olarak verilmeye çalışıldı senaristler tarafından Desmond-Penelope örneği üzerinden... Charlie müdahale etmeseydi, Desmond hiçbir zaman gerçek mutluluğun farkında olmadan Alternatif Zaman'daki yaşamına devam edecekti, mutlu olduğuna gayet de inanarak..

Sadece Desmond da değil... Adadaki Zaman'da bir şekilde bir araya gelmiş ve ister ayrılmış, ister hala birlikte olan çiftlerin hiçbiri birlikte bir mutluluk yakalayabilmiş değil Alternatif Zaman'da:

Desmond-Penny
Jack-Kate
Sawyer-Kate
Sawyer-Juliet
Hugo-Libby
Bernard-Rose
Charlie-Claire
Daniel Faraday-Charlotte

gerçek aşkı Alternatif Zaman'da bulamamış çiftler...

Sayid-Nadia, birbirini bulmuş olsa da bir araya gelememişler, Sayid bu ilişkiyi feda etmiş.. Sun-Jin bile tam manasıyla birlikte değiller..

İronik bir şekilde Alternatif Zaman'da sevdiği kişiyle olan ve Adadaki Zaman'da bu fırsatı elinden kaçırmış olan kişi ise Locke!

Tüm bu örneklerden yola çıkılarak denilebilir ki Alternatif Zaman, bu haliyle olması gereken bir zaman kesinlikle değil. Şimdi bunu keşfetmiş olan Desmond, herkesi birer birer uyarıp kendine getirebilir, kendisinde olan "uyanış ve aydınlanma"yı onlara da aktarabilirse, belki o zaman tüm karakterler iki zamanda da kendilerinin "constant"larını bulmuş olurlar ve iki farklı zamandan bahsetme zorunluluğu ortadan kalkmış olur... (Tabi bir dünyada ölü, diğer dünyada diri olma durumu nasıl çözümlenir, onu bilemedim!)

Sonuçta bölüm isminin bize söylediği "Happily Ever After" ne anlama gelecek? Tüm karakterler Alternatif Zaman'da gerçek aşklarını arayıp bulmaya ikna edilecekler mi Desmond tarafından? O durumda sahiden "Happily Ever After"ı yaşayabilecekler mi? Yoksa bu iki zaman arasında sıkışıp kalıp "Happily Never After" bir sona razı mı olacaklar?

Cevabını almak için çok az beklememiz gerek artık...

27 Mart 2010 Cumartesi

My Life According to Coldplay

My Life According to Colplay...

Coldplay şarkılarıyla sorulara cevap.. Bazıları biraz garip oldu napalım =)


Are you a male or female?
In my place

Describe yourself:
Hardest part...

How do you feel:
Easy to please =)

Describe where you currently live:
Ladder to the sun

If you could go anywhere, where would you go:
Gold in them hills

Your favorite form of transportation:
Such a rush!

Your best friend is:
One I love

What's the weather like:
White shadows

Favorite time of day:
Daylight

If your life was a TV show, what would it be called:
Careful where you stand

What is life to you:
Warning sign

Your fear:
Only superstition

What is the best advice you have to give:
Viva la vida!

Thought for the Day:
Things I don't understand..

How I would like to die:
Death and all his friends

My soul's present condition:
Swallowed in the sea

My motto:
"No more keeping my feet on the ground"

25 Mart 2010 Perşembe

Sevgilerde

Bugün çok sevdiğim bir arkadaşımla sohbet ederken, bir şeylere geç kalmaktan, güzellikleri ertelemek zorunda kalıp sonra da bundan pişmanlık duymaktan bahsedip kendimizce hüzünlendik =) Buna istinaden bir şiirden bahsetti bana.. Ne tesadüf ki, şiirlere ilgi duymaya başladığım zamanlarda (ki bu 6.sınıftayken, Türkçe hocamın teşvikiyle olmuştu) okuduğumda çok etkilendiğim bir şiirdi bu.. Hâlâ neredeyse tüm mısralarını hatırlıyor olmama şaştım aslında..

Neyse.. Uzun lafın kısası, zaten uzun zamandır buraya bir şey yazamadığımdan, hayatın koşuşturmacasından çok sevdiğim yazı yazmayı da "yarınlara ertelemek" zorunda kaldığımdan üzüntü duyuyordum. En azından bu şiiri sizlerle paylaşmak istedim.


Hayatı ertelemek istemeyenlere...


SEVGİLERDE

Sevgileri yarınlara bıraktınız
Çekingen, tutuk, saygılı.
Bütün yakınlarınız
Sizi yanlış tanıdı.

Bitmeyen işler yüzünden
(Siz böyle olsun istemezdiniz.)
Bir bakış bile yeterken anlatmaya her şeyi
Kalbinizi dolduran duygular
Kalbinizde kaldı.

Siz geniş zamanlar umuyordunuz,
Çirkindi dar zamanlarda bir sevgiyi söylemek.
Yılların telaşlarda bu kadar çabuk
Geçeceği aklınıza gelmezdi.

Gizli bahçenizde
Açan çiçekler vardı,
Gecelerde ve yalnız.
Vermeye az buldunuz
Yahut vakit olmadı.


Behçet Necatigil

9 Mart 2010 Salı

Burçlar ve hayatımdaki insanlar..

Burçlara inanır mısınız bilmem ama sanırım ben her daim inanmakla inanmamak arasında gittim geldim.. İnsanların karakterlerinin doğum günlerine göre çok keskin sınırlarla ayrılabilme ihtimali bana biraz uzak geliyor, ama bir yandan da bir burca ait olma ve o burcun güzel özelliklerini kendime yakıştırma durumunun cazibesi var tabii.. Hoşlandığım kişilerin, yakın arkadaşlarımın burçlarına göre benle ne kadar benzeştiklerini de zaman zaman düşünmedim desem yalan olur.. Hatta "Y burçları sahiden çok fena, bir daha Y'e aşık olmak mı asla.." gibi cümlelerden "X burcu kızlar da çok cadı oluyor!" benzeri cümlelere zaman zaman burçlarla ilgili bağlantıları aklımdan geçirdiğim olmuştur. Tabi böyle diye diye neredeyse tüm burçların hayatımdan elenmesi söz konusu olabilirdi, o yüzden durup düşününce olayın belki de benim hayatımdaki insanları nasıl gördüğümle ve de zaman zaman onları burçlarıyla nasıl bütünleştirip bütünleştiremediğimle ilgili olduğunu fark ettim..

Ve geldik bu yazıya..

Bu düşünceden yola çıkınca da oturup burçları kendi arkadaşlarımdan yola çıkarak yeniden yorumlayasım geldi.. Daha önce özelliklerine dair neredeyse hiçbir şey duymadığım burçlar da var, iddia edilen özelliklere dair çok şey duyduklarım da var ama bunlardan mümkün olduğunca uzak durmaya çalışarak yazacağım bu yorumları..

(Yazılanları kişisel algılamayınız, her burcu en azından 5-6 kişiden yola çıkarak yazmaya gayret edeceğim =) )

Eh torpil geçip kendi burcumla başlayayım...

KOVA KIZI
* Güvenilir ve olgun
* Soğuk görünüşlü ama sevecen =)
* Ukala
* Özgürlüğüne düşkün (çok klasik oldu dimi? ama baktım profile, sahiden öyle!)
* Sakin
* Zaman zaman şımarık
* Farklılığı sever

KOVA ERKEĞİ
* Güvenilir ve olgun
* Kimi çok girişken ve sosyal, kimi çok durgun.. Biraz uçlardalar galiba.
* Eğlenceli
* Dobra
* Kızdığında veya üzüldüğünde içine kapanan

BALIK KIZI
* Duygusal (doğruymuş!)
* Eğlenceli ve çok sosyal
* Kıskanç
* Bazen çok donuk
* Keyfine düşkün

BALIK ERKEĞİ
* Sosyal
* Kendine güveni tam
* Genelde mutlu
* Konuşkan
* Ortamcı =)

KOÇ KIZI
* Marjinal ve cool
* İlginç bir enerjileri var, çözemedim =)
* Konuşkan

KOÇ ERKEĞİ
* İnatçı
* Güvenilir ama bazen çok dengesiz
* Bazen fazla melankolik
* Haylaz

BOĞA KIZI
* Dışa dönük
* Kendi halinde olmayı seven
* Sosyal yönleri güçlü
* Kendini iyi ifade eden, net

BOĞA ERKEĞİ
* Sempatik
* Kendine güvenen
* Dışa dönük (ama zaman zaman da çok içine kapanık)
* Konuşkan

İKİZLER KIZI
* Farklı olmayı seven
* Evet evet marjinal..
* Kendini olduğu gibi yansıtan
* Sempatik

İKİZLER ERKEĞİ
* Sakin
* Kendileri bile "bir anım bir anımı tutmaz" diyorlar =)
* İçine kapanık
* Güvenilir

YENGEÇ KIZI
* Dışa dönük
* Enerjik
* İlgiyi seven
* Sosyal

YENGEÇ ERKEĞİ
* Güvenilir
* Sakin
* Sessiz
* Anlaşılması zor
* Farklı

ASLAN KIZI
* Güçlü
* Zor beğenen
* Zaman zaman dengesiz
* Durgun
* Kendini göstermeyi seven =)

ASLAN ERKEĞİ
* Güvenilir
* Sempatik
* Eğlenceli
* Duygusal

BAŞAK KIZI
* Kendini göstermeyi ve farklı olmayı seven
* Özgüvenli
* Güvenilir
* Ya değişimlere çok açık, ya da çok kapalı

BAŞAK ERKEĞİ
* Sakin
* Güvenilir
* Sempatik
* Dışa dönük

TERAZİ KIZI
* Güvenilir ve olgun
* Sakin
* Güleryüzlü
* Hırslı

TERAZİ ERKEĞİ
* Çocuksu
* Dengesiz =)
* Yeniliklere açık
* Sosyal

AKREP KIZI
* Hoşsohbet (dinlemeyi de bilen..)
* Sevecen
* Özverili

AKREP ERKEĞİ
* Sevecen
* Tanıması zor
* Güvenilir
* Sessiz

YAY KIZI
* Dikkat çekmeyi seven
* Kendini iyi ifade eden
* İlginç =)

YAY ERKEĞİ
* Sosyal
* Espirili
* Sadık

OĞLAK KIZI
* Sessiz ve sakin
* Güvenilir
* Hırslı

OĞLAK ERKEĞİ
* Güvenilir ve olgun
* Ayakları yere basan
* Sempatik
* Konuşkan

(Not: Zamanla eklemeler ve değişiklikler olabilir..)

28 Şubat 2010 Pazar

40 Şarkı

Bu sefer çok bir şey yazmayacağım...
Sadece her daim dinlediğim, hatta bıkmadan usanmadan üst üste yüzlerce kez dinleyebileceğim 40 şarkıyı paylaşacağım.
Bir kısmını hepiniz biliyorsunuzdur tabii ama aralarında dinlemedikleriniz, bilmedikleriniz çıkarsa dinleyin derim.
(Çok sevip de unuttuklarım varsa arada ufak bir çığlık ve dövünme eşliğinde ekleyebilirim, haberiniz olsun =) Zaten 21 diye başlayıp 40'a ulaşmamdan yola çıkarak bunun gerçekleşeceğinin garantisini verebilirim sanırım. )


Aimee Mann - Today's the Day
Alanis Morissette - Precious Illusions
Alanis Morissette - Hands Clean
Amy Macdonald - A Wish For Something More
Annie Lennox - Waiting in Vain
Barbara Streisand - The Way We Were
Beatles - I Wanna Hold Your Hand
Cake - Never There
Carpenters - Top of the World
Carpenters - (They Long to Be) Close to You
Coldplay - Clocks
Cranberries - Every Morning
Dido - Don't Think of Me
Dire Straits - Sultans of Swing
Eva Cassidy - Songbird
Evanescence - My Immortal
Frank Sinatra - Moon River
Keane - Somewhere Only We Know
Kings of Convenience - Misread
Lacuna Coil - To Myself I Turned
Lara Fabian - No Big Deal
Mr. Big - Promise Her the Moon
Norah Jones - What am I to You?
Queen - Crazy Little Thing Called Love
Roxette - Must Have Been Love
Sara Bareilles - Between the Lines
Savage Garden - To the Moon and Back
Sentenced - Killing Me Killing You
Shakira - Objection
Simply Red - Stars
Sting - Mad About You
Texas - I'll See It Through
The Calling - Wherever You Will Go
The Perishers - Sway
Tori Amos - A Sorta Fairytale
Tori Amos - Sleep with Butterflies
Travis - Flowers in the Window
Travis - Love Will Come Through
Whitesnake - Is This Love
Yann Tiersen - Comptine D'un Autre Ete

20 Şubat 2010 Cumartesi

Leverage


Tanıyanlar bilir...
Oldum olası dizilerle fazlasıyla haşır neşir olmuşumdur :)
Geçmişte yerli dizilere olan merakım zamanla yerini ağırlıklı olarak yabancı dizilere bıraktı. Öyle ki herkesin olmazsa olmazı haline gelen Lost, How I Met Your Mother, Chuck gibi dizileri takip etmenin yanında, bir de çok fazla insan tarafından garip bir şekilde keşfedilememiş dizileri de takip eder oldum. Friends'den favorim olan Courtney Cox için izlemeye başlamış olduğum ve hayli eğlenceli olan "Cougar Town" ve her bölümünün senaryosu birer zeka küpü olan "Leverage" gibi...

İki-üç gün önce ikinci sezonunun finalini yapmış Leverage'dan bahsedeceğim bu kez size. Türkiye'de ve hatta yayınlandığı tüm diğer ülkelerde de hak ettiği ilgiyi yeterince bulamadığını düşündüğümü belirterek başlayayım yorumuma hemen.

Leverage aslında ilk bakışta modern bir Robin Hood hikayesi gibi geliyor insana. Çünkü olaylar, bir grup hırsızın (ki bu "takım"ın başındaki Nathan Ford'un kendisiyle asla bağdaştırmadığı bir sıfat aslında) kendilerini kötü adamlara karşı olan bir savaşa adayıp, bilimum vakayı adaletin bıraktığı yerden devralıp sonuca ulaştırmaya çabaladığı hikayeler çevresinde dönüyor.

Nathan Ford hikayemizin ana kahramanı, çünkü inanılmaz çabuk ve yerinde verdiği kararlarla takımın "beyni" o.. Çalıştığı sigorta firmasına kazandırdığı milyonlarca dolara rağmen, oğlunun hayatı söz konusu olduğunda sigorta şirketi ona gerekli olan parayı sağlamıyor ve oğlu kollarında ölüyor. Bu noktada da Nate karakteri bambaşka bir yola giriyor: Bu ve benzeri şirketlerden intikam alıp, masum insanların canının yakılmasını koşulsuz şartsız önlemek hayatının amacı haline geliyor Nate'in ve bu zamana kadar hep peşinden koştuğu azılı hırsızlarla bir takım oluyor.

Aslında iki sezon boyunca Nate'in bocalamasına şahit oluyor seyirci. Bir yandan oğlunun ölümünü sindiremeyen bir babayı izliyoruz. Bir yanda hâlâ aklında olan eski karısı var, bir tarafta da sürekli inkar edilen bu yeni kimliği, kurduğu takımı ile aile olması ama bunu uzun zaman reddedişi ve de bir türlü itiraf edemediği yeni bir aşkı görüyoruz Nate'te. Ve evet, en çok da Nate'in değişimini görüyoruz aslında bu zamana kadar yayınlanmış 28 bölüm boyunca.. O yüzden olacak, her bölümle biraz daha netleşti Nate benim gözümde. İlk sezonun ilk bölümlerinde hareketlerine anlam veremediğim, seviple sevmemek arasında kaldığım Nathan Ford karakteri, ikinci sezon finaliyle benim gözümde sahiden iyiden iyiye yüceldi.

Nate'in takımındaki diğer kişilere gelecek olursam, başlı başına "garip" bir tip olan Parker ile başlayayım.. Parker deyince aklınızda bir erkek canlanmasın. Kendisi aslında gayet de dişi olma potansiyeline sahip, ancak özellikle de ilk sezonda hafif deli ve de inanılmaz gözükara bir portre çizen, sadece soyadını bildiğimiz bir kadın.. Ve de çok çevik bir hırsız. Dolayısıyla tüm "iş"lerde (dizinin her bölümünün ismi ".... Job" şeklinde oluyor) onun bu çevikliğinden ve fiziksel esnekliğinden hayli yararlanılıyor. Duyduğum kadarıyla hiçbir oyuncu dublör kullanmıyormuş çok gerekli olmadıkça, o yüzden dizideki hallerini görseniz hayli takdir edersiniz oyuncunun kendisini =)

Eliot Spencer'a gelecek olursam, kendisi başlı başına bir efsane ve sanırım en çok fan'ı (çoğu bayan olmak üzere) olan karakter de kendisi. Sadece hoş görünüşü değil, ses tonu, fiziksel ve duygusal anlamdaki gücü, takımın ama özellikle de Nate'in arkasını sürekli kollayışı karakterin özellikleri.. Takımın dövüş sanatları uzmanı olduğundan her bölüm kendisini fiziksel kavgaların en ortasında görmek hayli mümkün. Hatta istisnasız her bölüm yumruklarını konuşturuyor sanırsam.

Alec Hardison ise, grubun teknoloji uzmanı - lakabı da buna yaraşır şekilde "hacker". Espirili ve eğlenceli bir karakter o da diğer tüm karakterler gibi.. Nedense beşli arasında bana en az ilginç gelen karakter kendisi.. Oysa her bölüm bilgisayarda harikalar yaratıyor Hardison. Hatta o olmasa karakterler hiçbir bölümü sağ salim tamamlayamazdı sanırsam, hakkını da vermek gerek o yüzden. Sanırım diğerlerinin yanında arka planda kalması diğer karakterleri bana çok sevdirecek belirgin birer özelliklerinin olması. Bilemedim.

Ve Sophie Devereaux.. "The Grifter", yani dolandırıcı. Sahne sanatlarına ilgili olduğundan tiyatroda hayli iddialı bir kadın, ancak onun gerçek sahnesi dolandırıcı kimliğiyle dışarıdayken ortaya çıkıyor. Birçok farklı aksanda konuşabiliyor, kılıktan kılığa girebiliyor ve Eliot-Hardison-Parker üçlüsüne tabiri caizse ablalık yapıp takımın içindeki duygusal bağı sağlamlaştırıyor. Duygusal bağ deyince, Nate'in "iyi adam" zamanlarından beri ilginç bir ilişkilerinin olduğunun da altını çizmek gerek. Çünkü Sophie bir dolandırıcı, Nate ise dolandırıcıların peşindeki sigortacı iken yolları birçok kez kesişmiş ikilinin ve dizide tam olarak açıklanmasa da, o zaman bile aralarında bir kıvılcım oluşmuş. Tabi dürüst ve karısına sadık Nate'in hele ki bir dolandırıcıyla o zamanlar bir şey yaşaması imkansızmış; ancak şimdiki koşullarda o da yavaş yavaş (iyi) bir "hırsız"a dönüşürken aralarında daha adı konabilir bir ilişkinin oluşması kaçınılmaz hale geliyor. Anlayacağınız tüm dizilerin olmazsa olmazı "karmaşık aşk" Nate ve Sophie'nin arasında. Öyle ki bu karmaşa Sophie'yi ikinci sezonun ortasında takımdan uzaklara savuruyor ve de en azından benim açımdan diğer bölümlere göre daha tatsız 4-5 Sophie'siz bölüm olmak zorunda oluyor dizide. Tabii ikinci sezon finalindeki muhteşem sürprizi saymazsak...

Daha fazla spoiler vermeden özetlemek gerekirse, kesinlikle bir şans vermeli bu diziye diyorum ben. Hazır ikinci sezon yeni bitmişken ve üçüncü sezona kadar 3-4 ay varken önümüzde, ilk iki sezonu rahat rahat bitirirsiniz =)

Bir de bugün dinleme fırsatı bulduğum soundtrack'ini de arka plana koyarak dizinin bölümlerini hatırlamak çok mümkün. Tüm bölümlerde çalan şarkıları bir araya getirmişler, çok da iyi yapmışlar. Sadece bir tane sözlü şarkı var soundtrack'te, ki o da herkes tarafından büyük ilgi gören "Not Sure Yet" isimli ve de Andy Lange'a ait şarkı. Şarkı dizinin en kritik Nate-Sophie sahnelerinde arka planı süslediğinden aşk meşke dair bir şeyler söylediğini tahmin edersiniz. Ama işin garip tarafı, şarkının sözlerinin iki cümleden ibaret olması ve benim bunu sahiden çok sonra fark etmem:

I'm not sure yet
About life, about love
But in time I'm sure
It'll all be fine...


Son olarak Nate'in cümlesini kendime uyarlayarak diyorum ki:
Sometimes the bad guys make the best good guys. They provide... Leverage.

(Not 1: Leverage'ın kelime anlamını bilmek isterseniz, sözlüklerde yüzlerce anlamla karşılaşıyorsunuz. Ama bana kalırsa en güzel açıklama şöyle: Leverage is the ability to influence situations or people so that you can control what happens. Çünkü sahiden de tüm bölümlerde fark ediyorsunuz ki olay tamamen insanları kontrol etmekte ve durumlar üzerinde etki sahibi olabilmekte bitiyor..)

(Not 2: Bir süredir yazı yazmaya fırsat bulamamıştım malesef.. Ama kısa kısa da olsa yazılarımı daha sık tutmaya çalışacağım bundan sonra)

4 Şubat 2010 Perşembe

Precious Illusions'tan...

Daha önce bilmediğim, duymadığım şarkıcıları ya da şarkıları bir arkadaşımdan duyduktan sonra deli gibi dinlemeye başladığım çok olmuştur. Hele hele müzik zevkine güvendiğim biriyse, söz konusu sanatçının tüm albümlerini gözüm kapalı edinip dinlemek sahiden hoşuma gidiyor.

Ya da bazen tamamen tesadüf eseri tanışıyorum bir şarkıyla.
Mesela ortaokuldayken şarkılarıyla tanıştığım Alanis Morissette..
Neredeyse tüm şarkılarını ezberlemekle az zaman geçirmemişimdir ama benim onun varlığından haberdar olmam "Hands Clean" şarkısını duymamla olmuştur. Ne tesadüf ki şarkıyı radyoda duyup kimin söylediğini anlayamadan aklımdan çıkmasından iki gün sonra bir ödev olarak okulda çıkmıştı karşıma Alanis Morissette: Herkes bir şarkı seçip, arka fonda o şarkıyı dinleterek şarkının sözlerinden çıkardığı anlamı anlatmıştı tüm sınıfa. Ve de Alanis Morissette'ten "21 Things" şarkısı çıktı o sunumlardan birinde karşıma. 21 uğurlu sayım olduğundan, içinde 21 geçen herhangi bir şarkı zaten ilgimi çekecekti kuşkusuz, ama heyecanla kadının ve şarkının ismini bir kağıda yazdığımı, daha sonra da "Hands Clean"in de ona ait olduğunu öğrendiğimdeki mutluluğumu sahiden unutamam..
"Under Rug Swept" albümünü bu şekilde keşfettikten sonra ekranın ortadan ikiye bölündüğü; kişilerin aynı, ama hikayelerin farklı olduğu iki videonun ekranda yan yana aktığı ve her rastlayışımda hangi tarafı izleyeceğime bir türlü karar veremediğim şahane klibiyle "Precisious Illusions" hayatımın şarkılarından biri haline geldi. Ama sözler sahiden çok anlamlı değil mi:

***

You'll complete me right?
Then my life can finally begin
I'll be worthy right?
Only when you realize the gem I am?

But this won't work now the way it once did
And I won't keep it up even though I would love to
Once I know who I'm not then I'll know who I am
But I know I won't keep on playing the victim


***

Şarkının bu ilk kısımlarındaki yarı isyankar, yarı umut dolu halin daha sonra yerini hâlâ sürmekte olan bir belirsizliğe bırakması ise beni hep üzmüştür. Kendimle bütünleştirdiğimden belki:

***

And though I know who I'm not I still don't know who I am...


***

Ve elbette Alanis bu tarz tesadüflerden sadece bir tanesi..
Bu çağrışıma gelişim ise, bu akşam şarkıdan şarkıya geçerken karşıma çıkan ve daha önce isimlerini duymamış olduğum, 2001'de kurulmuş Kanadalı bir grup olan (tarzlarını bir gruba benzettiğim ama henüz çıkartamadığım - çıkartırsam burada da yazarım..) Theory of a Deadman'a ait olduğunu öğrendiğim bir şarkı - Not Meant to Be.

Sözlerine bir göz atıp dinleyin derim..

30 Ocak 2010 Cumartesi

Mr. Darcy

Ömrüm boyunca kitap okumayı sevmişimdir. Ömrüm boyunca diyerek abartmıyorum, geçen 21 senenin 15 senesinde kitap okumadan geçirdiğim bariz bir zaman aralığı olmadı çünkü.

Bir kitabı elimden bırakmadan okumazsam kitaba ve yazarına saygısızlık ediyormuşum gibi geldiği için mi bilmiyorum, kitapları tek solukta okumazsam rahat edemezdim küçükken. Sevsem de sevmesem de sayfaları tek tek çevirirdim, bazen içindeki kelimeleri yutarcasına beynime kazıyarak, bazense (aklımı vermediğimden belki) okuduğum anda bir önceki kelimeyi hatırlayamayacak kadar özensizce devam ederdim.
Bir de kendimi kitaplara dâhil ettiğim zamanlar olurdu ki, eyvah eyvah! Bir TV dizisini izlerken dizide karısını aldatan adama söylenip duran yaşlı teyzeler gibi nasihatta bulunurdum kendimce kitaptaki karakterlere, niye şöyle dedin de niye onu böyle anladın da... Kitaplardan illa bir şey öğrenmek istemezdim ama kendi kendime dersler çıkartırdım bir şekilde. Belki de bu kadar çabuk olgunlaşmamdaki etkenlerin başında da yüzlerce kitap okumuş olmam geliyordu; her ne kadar şimdiki benin “içi dolu” olarak nitelendireceği kitaplarla o zamanki kitaplar arasında uçurumlar olsa da...

Bir proje için 7.sınıfta sadeleştirilmiş versiyonunu okuduğum Pride&Prejudice ise apayrı bir uçtur benim için. “Aşk nedir, birisine gerçekten âşık olacaksam ve âşık olduğuma bir an bile pişman olmayacaksam bu kimdir, ya da en azından kimin gibi olmalıdır?” gibi sorulara cevabımın çabuk gelmesini sağlayan kitabı 13 yaşımda bulmuş olmam şans mı şanssızlık mı, onu şimdi de bilmiyorum. Bildiğim tek şey kitabın 1813te yayımlanmış versiyonuyla aynı olan bir versiyonunu başucu kitabım haline getirmiş olduğum ve kitabın ana erkek karakteri Mr.Darcy’e anında hayran kalışım. İşin komik tarafı bu “fictional” adamı niye bu denli çok sevdiğimi, neden bu kadar özel bir yere koyduğumu ben de bilmiyorum. Adam çok fazla gururlu, burnu hep havalarda, sevdiği kadına olan aşkını olabilecek en kötü şekilde itiraf ediyor, kendini en olmayacak şekilde yansıtıyor, katlanılmaz özelliklere sahip – kısacası bana ona uyuz olmam için tüm sebepleri veriyor.

Öte yandan öyle bir büyüsü var ki, işte o büyü açıklanamıyor... Mr.Darcy; sürekli olarak ben ve benim gibi "Mr.Darcy’lerin varlığına hâlâ çocukça bir inatla inanan dünyanın dört bir tarafındaki yüzbinlerce kadın" tarafından gülümsenerek ve bir göz parıltısı eşliğinde anılıyor. Bu da kadınların açıklanamazlığı olsa gerek.

Yok canım, en sevdiğim erkek karaktere bu denli haksızlık yapmayayım, değil mi?

Elizabeth’in özgür ve biraz asi ruhunu sevmesi, çok güzel olmamasına rağmen ve de kendisiyle evlenmek için deliren onlarca asil aile kızına rağmen sevmesi, "kendine rağmen" onu sevişi ve "sevdiği kadına rağmen" sevmekten vazgeçmeyişi, onu birçok tipik erkekten ayırıyor. Bu kadar çok duyguyla dolu olmasına rağmen hepsini bir anda belli etmeyişi, süslü ve saçma sözlerle mahvetmeyişi ise ayrı bir güzel.

Nereye mi bağlayacağım yazıyı? Hemen bağlayayım..
Mr. Darcy, neredeysen çık ortaya bence artık =) Hayır kendim için bir şey istemiyorum canım, yüzbinlerce kadının ümitleri boşa çıkmasın diye...

29 Ocak 2010 Cuma

İtiraf

Muhtemelen yüzbininci kez okumak durumunda kalacaklar olacaktır aranızda ama olsun, yine de burada paylaştığım ilk yazılardan olsun istedim =)

***

İTİRAF
Zordur insanın âşık olduğunu kendine itiraf etmesi. Türlü hengâmeler arasında neden zaman zaman öylesine dalıp gittiğini, yerli yersiz sözler etmesinin, zamansızca gülüp, durup dururken ağlamasının sebebini nihayet kavramak ağır gelir insana. Afallar, duralar. Önce bir sorgu başlar içinde: Sahiden de aşk mı buna verilmesi gereken isim? Yoksa ben mi abartıyorum, ben mi çabalıyorum duygularımı bir kalıba sokmak için? Yok canım, ne alakası var, neden durup dururken başıma iş almak isteyeyim ki...

Ve sonra söz konusu kişiyle göz göze geldiği bir anda tüm sorguları bir tarafa bırakır. Sonunun mutsuzluk mu huzur mu getireceğini bilmeden kendini bir garipliğe kaptırmıştır artık. Kontrolü hepten yitirmiştir. Onun her sözünden, her bakışından, her davranışından bir anlam çıkartıyordur fark etmeden. Umutlandırıyordur kendini ve şüphesiz mutlu ediyordur çocukça. Derken zaman, mekân, kişi karışmaya başlar birbirinden ayrılmamacasına. Öyle ki onun yanındayken hiç kimse, hiçbir söz etki etmiyordur. Hani derler ya, “Sanki bir o var bu dünyada bir ben” diye... İşte tam da bunu yaşıyordur şimdi kaygısızca.

Ama her şey gibi bu kaygısız mutluluğun da bir sonu vardır. Ufak endişeler baş gösterir yavaş yavaş. “Acaba”lar ve “keşke”ler çoğaldıkça kalp ağrısı da artmaya başlar. O şiddetlendikçe de geçmişten kalma yaralar varlıklarını hatırlatır insana. Karşılık aranıp da bulunamayan her aşk, her hayal kırıklığı bir kez daha yakar insanın canını yok yere.

Ve sıra uykusuz gecelerdedir. Bu noktada artık herkes adına konuşamam ama uykum iyice kaçınca çözümü hayalî diyaloglarda bulurum ben zaman zaman.
Uzun, bitmek bilmeyen bir diyalog başlar böyle zamanlarda. Ben ve o arasında sürdüğünü varsaydığım ve bir yerden sonra devamını hep alternatif sonlara bağladığım diyaloglar zincirinden, kısa senaryolardan bahsediyorum. Kimi mutlu son, kimi gerçekçi, kimi üzücü... Ama benim ilk sözüm hep aynıdır. Hep klasik, alışılmış cümleler...

“ Bunu fark etmem gerçekten uzun zaman aldı. Yalnızken söylemek zorundayım o yüzden bir an önce söylüyorum lütfen sözümü kesme. Ben... seni çok uzun zamandır seviyorum. Sahiden. Biliyorum, cevabın olumsuz olacak olursa -ki muhtemelen öyle olacak- saçma sapan bir duruma düşmüş olacağım ama daha fazla içimde tutacak olsaydım daha kötü olacaktım! Birçok konuda iyi anlaşabiliriz aslına bakacak olursan; ama ben senin yanında bir süredir kendim gibi değilim. Yani senin yanında büründüğüm o kişiyi sevme zaten. Hiç istemem onu sevmeni, çünkü sürekli garip laflar ediyor o. Kızdırıyor seni saçmalayarak. Sen de onun ben oluşuna bir anlam veremiyorsun hem biliyorum, çünkü benim “gerçek” halime de şahit oldun tanıştığımız o ilk zamanlarda. Neyse. Ben de kendime kızıyorum hep neden orada şöyle şöyle demek varken o şekilde konuştum ki diye. Niye kendim olmayı beceremiyorum, elimi ayağımı nereye koyacağımı bilemiyorum? Herhangi başka bir zamanda varlığını fark etmeden hayatımı sürdürdüğüm detayların öylesine farkına varıyorum ki aklım bir yandan onlara gidiyor, bir yandan da senin gözlerinden kendime bakmakla uğraşıyorum. Bir de bana ait olmayan bir sesle, bana ait olmayan bir sıralamayla çıkan bana ait olmayan kelimelere şaşırıyorum. Ve bak yine saçmalıyorum, yine kısa konuşamıyorum. Belki imkânsız belki değil, bilmiyorum. Artık buna takılıp kalmıyorum bile. Sadece bil istedim.”

Kalp kıran, bol göz yaşı içeren bir gişe filminin parçası olmak istiyorsam o an, sevilebilirliğimin boyutlarını bilmek istemeyerek ve etraftaki eşyaları devire devire kaçarak gidiyorum bulunduğumuz yerden. Etraftakilerin varlığı yavaş yavaş gözüme çarpmaya başlıyor ve utanıyorum kontrolsüzlüğümden; ama hâlâ engel olamıyorum kendime. O ise benim arkamdan bakakalıyor. Gözlerinin üstümde olduğunu fark etmek ilk kez bu kadar korkutuyor beni. Sakinliğimle övünen ben, tir tir titreyerek adımlarımı sıklaştırıyorum, sırf arkamdan gelecek olsa bile bana yetişemesin diye. Sırf, vereceği tepkiyi o an duymayayım, o mutluluğu ya da o acıyı ya da her neyse o duyguyu biraz olsun öteleyebileyim diye.

Gerçekçiyse senaryom, ne diyeceğini bilemeden bakıyor bir süre bana. Sonra özür diliyor benden, yok yere özür dileyince kendimi daha iyi hissedecekmişim gibi düşünerek. “Belki ileride...” diye düşünme fırsatını kendime veremiyorum çünkü ilerisi dâhil değil senaryoma, çift zamanda yaşayamıyorum bu hikâyede. O an orada yok olmak geliyor yalnızca içimden. Ona olan öfkem yüzünden mi bu hissettiğim, kestiremiyorum. Tek bildiğim kendime acımaya başlamış olmam ve bu durumdan nefret etmem. Ona öfkeliysem de sırf bu yüzdendir belki, kim bilir?

Mutlu sonla bitiyorsa hikâye, meğer kahve fallarına inanmak gerekiyormuş. Meğer asıl kendisinde varmış uzun zamandır sürüp gitmekte olan bir sevilebilirlik sorgusu. Benim ona söylediğim her sözü hep kötüye yoruyormuş kendisinin de sevilebilir olduğunu unuttuğu için, ona hissettirmeye çalıştıklarımı hep yanlış anlıyormuş. Güzel sohbetlerin arasına serpiştirdiği sert çıkışlar bu yüzdenmiş. Hakkımdaki tüm ufak detayları aklında tuttuğunu fark ettirdiği anda bir sözle ya da bir hareketle aklımı karıştırmaları da hep bu yüzdenmiş. Göz göze geliyoruz. Sonra...

Sonra yatağımdan kalkıyorum, pencere kenarına gidip derin bir nefes alıyorum. Hava hâlâ sıcak dışarıda, muhtemelen birkaç apartman ileride gecenin o saatinde kendini balkona atmış o kız da benimle aynı durumda. Hırpalayıp duruyor kendini, belli. Komşunun oğlu da aynı sebepten dalgın bir süredir zaten, “Boş ver, gerçekten sana göre değildi o.” dediğimde buruk buruk gülümsemişti sadece. Çok kızmıştım kendime asansörden inince, o bana aynı şeyi dese nasıl hissedeceğimi düşünmüştüm ve artık kendimle bütünleştirdiğim o hüzün kaplamıştı içimi.

Nedense uyuyamayacağımı kabulleniyorum birden. Tıpkı âşık olduğumu ve yine çok üzüleceğimi (ama belki de bir o kadar da mutlu olacağımı) ve çok ağlayacağımı (ama belki de bir o kadar da güleceğimi, gülümseyeceğimi) ve çok öfkeleneceğimi (ama belki de her seferinde bir kez daha aşkı hissedip durulacağımı) kabullenmem gibi.
Belki biraz iyi gelir diye hafif bir müzikle dolduruyorum odayı.
Uyumuşum.

27 Ocak 2010 Çarşamba

Soundtrackler

İzlediğim filmlerin (ve de bazen dizilerin) soundtrack'lerini dinlemeyi çok seviyorum..
Özellikle çok sevdiğim bir filmse, müziği dinlerken bazı sahnelerin çağrışması hoşuma gidiyor sanırım. Kimi zaman kendimle ya da çevremdekilerle bağdaştırdığım film karakterlerini anımsatmaları çekiyor beni, bazen enstrumantal olanlarını dinlemek en sinirli, en gergin anlarımda rahatlatıyor (Klasik müzik dinlemekten çok hoşlanan biri olmamama rağmen film müziklerinin klasik müziği andıranlarını dinlemeyi sahiden seviyorum galiba. Örneğin Dario Marianelli, Hans Zimmer ve Yann Tiersen'ın bestelerini artık diğer müzisyenlerden ayırır hale geldim), bazen de şarkı sözlerine fazlaca kaptırıyorum sanırım kendimi.. Öyle ki, eğer şarkı sözü bana belirli bir anı, belirli bir kişiyi hatırlatıyorsa (abartmıyorum) aynı şarkıyı iki-üç gün boyunca sürekli dinleyebiliyorum..

İki gündür sürekli dinlediğim şarkı ise, Band of Horses'ın "No one's gonna love you" şarkısı. Soundtrack'ini yeni keşfettiğim Chuck'ın (ki müzik albümünü sevdiğim nadir dizilerden oldu bu şekilde) albümünden. Kendimle çok fazla bağdaştırdığım bir şarkı değil aslında, birinin birisini çok fazla sevmesinin bir başkasının o kişiyi en az o kadar sevemeyeceği anlamına gelmiyor çünkü. Ama bu cümleyi zaman zaman ben de içimden (ama sırf içimden=) ) geçirdiğimden olacak, dinledikçe dinleyesim geliyor.

Yine bu aralar sıklıkla dinlediğim ve dinlemekten her daim keyif aldığım film ise Serendipity. John Cusack'in sevimli hallerini hatırlatıyor diye mi, keşke yan rollerden daha jönümsü rollere geçse artık dediğim John Corbett'le bağdaşan şarkılardan mı, klasik bir hikayeyi bence büyülü bir hale getirmiş olan filmin genel romantikliğini pek sevdiğimden midir bilmiyorum, albümdeki tüm şarkılar sahiden çok güzel.

Filmi izlemediyseniz izleyin orası ayrı ama illa bu soundtrack'e bir şans verin derim...
Ve tabi Chuck'ın birçok tarzda şarkıyı içeren albümünden de başka güzel şarkılar bulacağınız da bir gerçek.

(Not: Bahsettiğim Chuck albümü orijinal soundtrack'ten değil, bütün bölümlerde çalan tüm şarkıların toplandığı bir playlist demek daha doğru aslında.)

Damla diyor ki...

Aslında uzun zamandır aklımdaydı bu blog'u açmak ama günlük hayat koşturmasından çok sevdiğim yazı yazmaya bile zaman ayıramaz olmuştum..
Fakat buna bir son verme zamanı geldi diye düşündüm artık! =)
Bu blog'da zaman zaman kendi yazdığım öyküleri, denemeleri paylaşacağım, ya da o gün izlediğim bir filmden, 100 kez dinleyip bıkmadığım bir şarkıdan, "bunu ben yazsaydım ya.." dediğim kitaplardan bahsedeceğim, bazen başka insanların beğendiğim yazılarından alıntılar yapacağım, bazen de günlük niyetine kullanıp içimi dökeceğim.

Bakalım nasıl bir şey çıkacak ortaya...