müzik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
müzik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Haziran 2012 Pazar

The Little Things

3 sene önce tanışmıştım Colbie Caillat şarkılarıyla. Ara ara dinlemek iyi geliyor kendisini, özellikle de yazın geldiği şu günlerde şöyle mutlu-sempatik-aşık üçlemesi iyi geliyor :)

İki şarkısına özellikle bayılıyorum. Bunlardan birini paylaşasım geldi bugün.. Tam biz kızların "oldu mu olmadı mı ay acaba olacak mı" serzenişleri sırasında söylediğimiz sözlere sahip. En ufak hareketle ve konuşmayla heyecanlandığımız, "adım atsam mı atmasam mı, belli ediyor muyum etmiyor muyum" sürüncemesinde kaldığımız ve çoğunlukla o adım atmadan atamadığımız zamanları çok güzel anlatıyor şarkı.

Sebebi ne olursa olsun bir sonraki adımı henüz atamamışlara gelsin bu şarkı - belki gereken cesareti verir 5. dinleyiş dolaylarında.. :)
---
the little things, you do to me are
taking me over, I wanna show you
everything inside of me 
like a nervous heart that, 
is crazy beating
my feet are stuck here, 
against the pavement
I wanna break free, 
I wanna make it
closer to your eyes, 
get your attention
before you pass me by
and every time, 
you notice me by
holding me closely, 
and saying sweet things
I don't believe, that it could be 
you speaking your mind and, 
saying the real thing 
my feet have broken free, 
and i am leaving
I'm not gonna stand here, feeling lonely but
I won't forget you, 
and I won't think this was just a waste of time


so back up back up 
take another chance
don't you mess up mess up 
I don't wanna lose you
wake up wake up 
this ain't just a thing that you 
give up give up don't you say that 
I'd be better off better off, 
sleeping by myself and wondering
if im better off better off, 
without you boy 
but don't just leave me hanging on..
---


Klibini de izleyin:
http://www.youtube.com/watch?v=rWwmMSMzEyw

4 Haziran 2012 Pazartesi

It's got to be...pe-e-e-e-rfect. (vol 2)

Pozitifliklerle dolu bir hafta sonu geride kalınca, insan haftaya da neşeli başlıyor.. Kuşlar, kelebekler, çiçekler, cıvıltılar, koşturan çocuklar, denizin sesi, yaz tatilini anımsatan anlar, denize karşı bankta oturmuş yapılan sohbetler, sıcağa rağmen çok iyi gelen upuzun bir yürüyüş.. Mükemmellik. 

Mükemmellik diyince çağrışım yaptı...

Bu şarkıyı, sevmeden/aşık olmadan hayatındaki bir boşluğu doldurmak için ilişki sürdürenlere armağan edeyim bari. Onlardan değilseniz aferin size, bence de aceleye gerek yok, it's got to be perfect.


Don't want half-hearted love affairs
I need someone who really cares.
Life is too short to play silly games
I've promised myself I won't do that again.
It's got to be perfect
It's got to be worth it
Yeah.
Too many people take second best
But I won't take anything less
It's got to be...pe-e-e-e-rfect.

3 Haziran 2012 Pazar

There is a light that never goes out

Take me out tonight
Oh, take me anywhere,
I don't care I don't care,
I don't care
Driving in your car
I never never want to go home
Because I haven't got one,
Oh, I haven't got one
And if a double-decker bus
Crashes into us
To die by your side
Is such a heavenly way to die
And if a ten-ton truck
Kills the both of us
To die by your side
Well, the pleasure - the privilege is mine
Oh, there is a light and it never goes out
There is a light and it never goes out
There is a light and it never goes out
There is a light and it never goes out ...

Klasikleşmiş bir durum - çok sevmeme rağmen ne zamandır dinlememiştim bu şarkıyı. Ta ki sakin bir Cuma akşamı "500 Days of Summer"ı tekrardan izlerken şarkının varlığını hatırlayıp, heyecanlanıp, filmi durdurana kadar. Yani gözlerimi kapatıp kendimi 9 tekrar halinde şarkıya kaptırana kadar.


Gerçekten bu kadar sevmek mümkün mü acaba birini? Sevdiğini söylemekten korkmayı anlıyorum, o gelgiti hepimiz yaşamışızdır hatta belki şimdi bile her gün yaşıyoruzdur ama şu şarkının huzurlu temposunun arkasındaki o aşık-endişeli-gerisevilmemektenacayipkorkan-yarıdepresif haller beni her dinleyişimde etkiliyor.

Düşününce, "To die by your side is such a heavenly way to die" aslında inanılmaz derecede arabesk gelebilir kulağa. Ama tam bu cümledeki tonlamadan ve şarkının geri kalanının sempatik aşık halinden sanırım o kadar samimi geliyor ki, birine tam da bu cümleyi, tam da bu şekilde söyleyebilmek ve aynı kişiden bunu duyabilme isteği uyanıyor içimde. "The pleasure, the privilege is mine" da bir sempati katıyor şarkıya gözümde - apayrı bir tat bırakıyor.

Filmle de birleşince, tüm o acılarına, göz yaşlarına, sıkıntılarına, zaman zaman mutsuzluklara, potansiyel travmatik hallere rağmen aşık olası geliyor insanın. Hem ne de olsa "there is a light and it never goes out", di mi?

http://www.youtube.com/watch?v=9IltBcAmE9E&feature=related

8 Nisan 2012 Pazar

Wherever you will go

Uzun zamandır bu kadar güzel bir cover dinlememiştim. Sanırım şarkıyı sözleriyle, müziğiyle çok sevmemin de etkisi var tabi.

http://www.youtube.com/watch?v=v-cS-P-9DPA&ob=av2n

18 Mart 2012 Pazar

My Life According to Kings of Convenience


Are you a male or female?
The Girl from Back Then

Describe yourself:
Surprise Ice

How do you feel?
Little Kids

If you could go anywhere, where would you go?:
Cayman Islands

What is your favorite form of transportation:
Boat Behind

Your best friend[s] is[are]:
The Pessenger

What's the weather like?:
Summer on the Westhill

Favourite time of day?
24-25

If your life was a TV show, what would it be called?
Know How

What is life to you?
Parallel Lines

Your current relationship?
I'd rather dance with you than talk with you.

Your greatest fear?
Misread

What is the best advice you have to give?
Stay out of trouble!

Thought for the Day?
Love is no big truth :)

How would you like to die?
Peacetime resistance

Your soul's present condition is:
Riot on an empty street

Your motto for love is:
Rule my world

10 Mart 2012 Cumartesi

The Piano Guys

Tesadüfen keşfettim kendilerini. Çok sevdiğim şarkıları piyano ve çello ile coverlamışlar, şahane olmuş. Hepsini dinleyin!!

Rolling in the Deep
http://www.youtube.com/watch?v=lUjWJSnGVB0

Paradise
http://www.youtube.com/watch?v=Cgovv8jWETM

Without You
http://www.youtube.com/watch?v=dfRtPbBFoGg

Somewhere over the Rainbow
http://www.youtube.com/watch?v=jzF_y039slk

16 Şubat 2012 Perşembe

Stereo Hearts

My heart's a stereo
It beats for you, so listen close
Hear my thoughts in every note
Make me your radio
Turn me up when you feel low
This melody was meant for you
Just sing along to my stereo

I only pray you never leave me behind
Because good music can be so hard to find
I take your head and hold it closer to mine
Thought love was dead, but now you're changing my mind

My heart's a stereo
It beats for you, so listen close
Hear my thoughts in every note
Make me your radio
Turn me up when you feel low
This melody was meant for you
Just sing along to my stereo
Oh oh oh oh To my stereo
Oh oh oh oh So sing along to my stereo

7 Mayıs 2011 Cumartesi

Home sweet home

Blog'lara erişim yasaklandıktan sonra yazmayı da bırakmıştım, ama geri dönüş zamanı geldi çoktan. En kısa zamanda yeni yazılarımla blog'umda olacağım..

Yeni yazıya kadar yine birkaç şarkı tavsiyesi vermeden olmaz. Fransızca'yı sevmiyorum, sanırım Fransa'ya gidip Fransızca bilmediğimden bir hayli acı çektiğim için sevmiyorum. Bu yüzden öğrenmek için fırsatlarım olmasına rağmen kullanmadım hiçbirini. Neyse :) Normalde hele hele "romantik" kızlar Fransızca şarkılara bayılırlar. Ben onları da pek sevmiyorum malesef.. Tabii "La Vie en Rose" gibi istisnalar yok değil.

Müzik hayatlarına sokakta başlayan Zaz grubu da yeni favorim. Öyle ki en stresli zamanlarda yatıştırıcı olarak 11 şarkılık albümlerini Repeat'e alarak dinliyorum. Hele hele "Les Passants" ve "Je Veux" cidden şahane.

Bakınız: http://www.youtube.com/watch?v=AQ9zeDd0mpg

8 Ocak 2011 Cumartesi

Bu sefer de "Leap Year"

Bir süredir izlemek istediğim, Amy Adams'ın Matthew Goode ile başrolleri paylaştığı bir film vardı "Leap Year" isminde. Bir süredir dediğim baya bir süre geçmiş, öyle ki dün gece oturup izledikten sonra gösterim tarihine baktım, 8 Ocak 2010'muş. Tam tamına bir sene geçtikten sonra üzerinden izleyebilmişim, takdir ettim kendimi :)

Filmin konusu tanıdık: Güçlü, kendi ayakları üzerinde duran, sevdiğine ve sevildiğine inanan bir kadın (Anna) var başrolde. Bahsederken sadece "müthiş kariyer"inden bahsettiği, aslında aşık olmadığı ama birlikte olmasının güzel olduğuna inandığı (en azından bu benim yorumum oldu) sevgilisi kendine bir türlü evlenme teklif etmiyor. Garip bir ilişkileri olduğunu güzel ifade etmişti film; yan yana yürürken bile kendi blackberry'lerine gömülmeleri gibi ufak detaylarla. Sonra bu arkadaş bir konferans için Dublin'e gidince, Anna da peşinden gidiyor çünkü İrlanda geleneklerine göre artık yıllarda 29 şubatta kadınların erkeklere evlenme teklif etmesi gayet sevimli bir olaymış. Tabii ki bu iki üç günlük yolculuk kızımıza çok şey öğretiyor ve yol arkadaşı edindiği adamda gerçek aşkı buluyor.


Neyse.. Klişelerine rağmen garip bir şekilde huzur veren bir filmdi; sanırım İrlanda'nın çayır çimen dağ bayır kıvamındaki gayet pastorel görüntülerinden ve de Amy Adams'ın duruluğundan ve sakinliğinden kaynaklanıyordu. Matthew Goode'i daha önce izlemediğimden canlandırdığı karakter gibi İrlandalı olduğuna inandım ama meğer İngilizmiş, aksanı iyi kotarmış demek lazım.

Filmin arka planını da sevdiğim isimlerin şarkıları süslemişti Snow Patrol ve Colbie Caillat gibi.. Ama orijinalini Neil Young'ın söylediği, filmde ise Gwyneth Herbert'ın seslendirdiği "Only Love Can Break Your Heart" cidden dinlemeye değecek bir şarkıymış..

http://prostopleer.com/#/search?q=artist%3AGwyneth+Herbert+track%3AOnly+Love+Can+Break+Your+Heart


(Not: Amy Adams ve Isla Fisher arasındaki aşırı benzerlik korkutucu değil mi? Saç ve ten renklerinden kaynaklanıyor sanırım.. Ben insanları birbirine benzetme konusunda pek başarılı değilimdir ama bu benzerlik bir tek benim dikkatimi çekmemiş neyse ki :) Bakınız: http://www.film.com/features/story/definitive-differences-between-isla-fisher/25845274)

13 Aralık 2010 Pazartesi

All we need is love...

Bir kış çocuğu olmama rağmen ilkbaharı çok seviyorum ben.. Baharın renkleri, cıvıl cıvıllığı, güneşi, elbiseleri, babetleri mutlu ediyor beni. Öyle kat kat giyinip kardan adam gibi dışarı çıkmak pek hoşuma gitmiyor yani kışın! Bir kere zaman kaybı her girdiğin ortamda üstündekileri çıkarmakla uğraşmaya geçen dakikalar.. Hele ki kışın alışverişe çıkıldığında tam bir işkenceye dönebiliyor gün; t-shirt, üstüne kazak, üstüne mont, atkı, şapka, eldiven derken bu sürede gezilme potansiyeline sahip bir mağaza şansını yitiyor insan resmen :) (Evet üşengeçlik de yok değil kanımda ama anladınız siz ne demek istediğimi.)

Neyse çok alakasız bir giriş oldu; oysa ki Aralık-Ocak-Şubat üçlüsünü neden sevdiğimden bahsedecektim size, sevmememden değil.

Aslında sebebi çok basit: Kar psikolojisi.
Bakın sadece "kar" demiyorum çünkü kardan öte karın getirdiği ruh hali inanılmaz oluyor. Ortaokul/lise yıllarında "Kar yağsın da tatil olsun" beklentisiyle hava durumu takip ediliyor, ufak flört hareketlerine de sebep olabilecek kar topu savaşı heyecanla bekleniyor, doğum günü benim gibi bu aylarda olanlar doğum günü hevesine kapılıyor (her ne kadar kar azizliğine uğrama ihtimali yüksek olsa da, canın sağ olsun kar.). Bir de tabii "Bunca soğuk bir işe yarasa bari" düşüncesine kaptırıyor insan kendini ya da etrafı normalden farklı olarak tek bir renk olarak görmek ilginç geliyor insana.

Ama tüm bunlardan öte, kar demek benim için Love Actually demek.
2003 yılında sinemada izlediğimden beri gelenek haline getirdim: Kışın kar yağdığı dönemlerde başa alıp alıp Love Actually izlemezsem içim rahat etmiyor. Hatta resmen sırf havalar soğusun, kar yağsın da ben de Love Actually moduma gireyim diye bekliyorum :) Yazın izleyince havasına bürünemiyorum filmin; illa etrafımın bembeyaz karlarla kaplı olduğunu gerçekten göreyim ki kendimi filme iyice dahil hissedeyim istiyorum sanırım tam bilmiyorum ben de sebebini. Ama havaların soğumasıyla birlikte filmin o şahane soundtrack'i playlist'imi domine etmeye başlıyor, karın nihayet yağmasıyla da birlikte battaniye altında Love Actually izlemek, benim için artık bir ritüeli sürdürmek oluyor.

Yazının başlığına nasıl mı bağlayacağım? Filmin mottosunu, Hugh Grant'in açılış cümlesini paylaşacağım sizinle:


Whenever I get gloomy with the state of the world, I think about the arrivals gate at Heathrow Airport. General opinion is starting to make out that we live in a world of hatred and greed, but I don't see that. It seems to me that love is everywhere. Often it's not particularly dignified or newsworthy, but it's always there - fathers and sons, mothers and daughters, husbands and wives, boyfriends, girlfriends, old friends. (...) If you look for it, I've got a sneaky feeling you'll find that love actually is all around.”


All You Need Is Love
http://prostopleer.com/#/search?q=artist%3AAll+You+Need+Is+Love

19 Kasım 2010 Cuma

Bayram şekerleri


Ve bir bayram daha ailece birkaç ziyaret, tatilden istifade bol bol dışarıda arkadaşlarla gezmece, her gün yaklaşık 1000 kalorilik çikolata ve çikolata içerikli yiyecek tüketimiyle geçti. Tatil tabii, insan hiç bitmesin istiyor ama artık hafta sonu tatiline girmiş bulunuyoruz, üzgünüm.

Tatil boyunca güncel/eski (ve benim için yeni/aylardır bilgisayarda bulunan) şarkılarla geçti bu arada. Evde bulunduğum süre boyunca sevgili winamp playlist'imde bulunan şarkıları bayram şekeri/çikolatası/kurabiyesi niyetine ikram ediyorum, belki aralarından beğendikleriniz çıkar.

1) The Pretty Reckless - Make Me Wanna Die (İçinizdeki asi ve platonik aşık ergen için lütfen dinleyin.)
2) Plumb - Real Life Fairytale (Güldürür, eğlendirir, sempatiktir.)
3) Maria Mena - Just Hold Me (Kadının sesi ancak bu kadar etkileyici olabilir nakarat kısımlarında... Sözleri de çok hoş.)
4) Plumb - In My Arms (Oturun ağlayın valla tam romantik filmlerde ayrılan sevgililerin birbirlerini hatırladıkları anda çalacak türden bir şarkı.) - edit: şarkının sözlerine çok da takılmamak lazım tabii; sevgiliden çok çocuğuna yazılmış havası var çünkü şarkının başlarında :)
5) Taylor Swift - You Belong With Me (Evet artık benden küçük insanların da şarkılarını dinliyorum, büyüdüm sanırım. Neyse... Geçen seneydi yanılmıyorsam, radyoda duymuştum çok beğenmiştim ama bir türlü şarkının sözlerini aklımda tutamamış ve hangi şarkı olduğunu öğrenememiştim. Kısmet geçen güneymiş.)
6) Motion City Soundtrack - Fell In Love Without You (Bu aralar telefon melodim bile oldu, sağlam grup güzel şarkı özellikle başlangıcını seviyorum.)
7) Delta Spirit - People C'mon (dım tıs dım tıs dım tıs...)
8) Glee Cast - Toxic (Her daim anti-Britney olmaktan böbürlendim ama Glee versiyonu çok da güzel vallahi şarkının.)
9) Kendal Johansson - Blue Moon (Cidden etkileyici bir sesi var)
10) Robyn - Dancing On My Own (Gossip Girl sağolsun :) )
11) Armin van Buuren ft. Sharon den Adel - In and Out Of Love (Kadının sesi garip bir şekilde müziğin tınısıyla aynı gibi.)
12) Rihanna - Russian Roulette (Takdir edilesi Rihanna şarkılarından. Rihanna demişken, Glee'nin son bölümündeki Gwyneth Paltrow'lu Umbrella cover'ı da mü-kem-mel!)
13) Colbie Caillat - What If (Colbie Caillat'ın bütün şarkıları birbirinden güzel zaten; bilmiyorsanız Realize'ı, Falling For You'yu ve Jason Mraz'la düeti olan Lucky'i de dinleyiniz.)

Afiyet olsun :)

11 Kasım 2010 Perşembe

"I want to hold your hand..."

Romantik/eğlenceli ruh haline büründüğüm zamanlarda olsun, biraz nostaljiye ihtiyaç duyduğum zamanlarda olsun ya da şu anda olduğu gibi sadece 8 saat sonraki sınava hala çalışmamak için bahane yaratmak istediğim zamanlarda olsun, "I want to hold your hand"i üst üste dinlemek suretiyle şarkıya eşlik etmek amacıma pek uygun olur.

Şarkının orijinal versiyonu ne kadar çok eğlendirse ve Beatles bana şarkıyı seneler önce sevdirmiş olsa da, aslında şarkının sözleriyle şarkının temposunun arasında ufak bir çelişki var. Glee'de Kurt karakterini canlandıran Chris Colfer'den şarkıyı apayrı bir halde dinleyene kadar böyle bir düşüncem yoktu tabii ama bu yetenekli arkadaştan dinleyince de başka bir şarkıyı (ama cidden çok çok güzel bir şarkıyı) dinliyor gibi oldum ve şarkının sözlerine iyice bir dikkat ettim - iyice bir sevdim.

Siz de benim gibi düşünecek misiniz merak ediyorum:
http://www.youtube.com/watch?v=DpEOyK_qpvo
(Chris Colfer - I want to hold your hand)

30 Ekim 2010 Cumartesi

Stadtspiel

Burada genelde modumu yansıtan şarkıları paylaşmaya, neden bu şarkıyı kendimle bütünleştirebildiğimi anlatmaya çalışıyorum. Ama bu sefer bir değişiklik yapayım dedim.

Kendi standartlarıma göre hareketli, tamamen kendime ve kendi zevklerime zaman ayırarak geçirdiğim bir günün sonunda ödevler ve sınavlar dünyasına adım atmadan yeni keşfettiğim bir site sayesinde müzik arşivimi genişlettim demin. İlk aklıma gelen birkaç kelimeyi yazarak başladım müzik arayışına, bir şarkıdan diğerine, ondan bir yenisine derken çok güzel bir şarkıya denk geldim.

Bu kez şarkı hiç modumu yansıtmıyor, ama bir gün işime yarayacak biliyorum. Hatta nasıl işime yarayacağını size de tarif edeyim.

Kendinizi mutsuz hissettiğinizde, kalabalıklardan uzaklaşıp gerçekten kendinizle kalabildiğiniz bir zaman yaratın. Doğru dürüst üzülmek isterseniz hiç ertelemeyin... Bunun için kendinize 4 dakika ayırın ve bu şarkıyı dinleyin. Ama sadece bir kez dinleyin, öyle fazla depresifliğe gerek yok :) Hadi yeter bugünlük kendi kendinize acıdığınız, kapatın şarkıyı! Hiç de öyle büyütecek bir şey değil zaten belki sizi üzen şey, üzerinden yeterince zaman geçtiğinde fark edeceksiniz. Bilgisayarınızı kapatın, hava güzelse kendinizi Taksim'e atın İstanbul'daysınız...

Ya da bugünümü güzel geçirmemi sağlayan bir oyundan bahsedeyim size bir de. Taksim'e kadar gitmeye üşenmiş olabilirsiniz çünkü, anlarım, ama siz yine de önce bir minibüse dolmuşa falan binin. Gitmek istediğiniz bir nokta belirleyin kendinize ama oraya yakın bir yerde değil, alakasız bir yerde inin. Ve (bugün benim de yaptığım gibi :) ) pek bilmediğiniz sokaklardan geçerek (kimseye yol sormadan) aklınızdaki yere gitmeye çalışın. Hatta bazen bilerek sizi istediğiniz noktadan uzaklaştıracak yerlerden gidin. Ya da işte benim yaptığıma benzer bir şehir oyunu yaratın kendinize. Sahiden iyi geliyor, tavsiye ederim.


Neyse, ne diyordum?

Hıı... Buyrun şarkı...

Sia - I'm In Here (Piano Vocal version)
http://prostopleer.com/#/tracks/4500671yaRr

(Not: Hakikaten bir kez dinleyin şarkıyı (çok güzel olmasına rağmen), yazmaya başlarken arka fona koymuştum, sanırım 4. kez çalıyor. Oysa mutlu bir kızdım!!)

16 Ekim 2010 Cumartesi

Watch "Glee" - For the Love of Music.

Artık okula tam manasıyla dönmüş olduğumu izlediğim dizi sayısındaki ani artıştan da anlamak mümkün. Hem takip ettiğim dizilerin yeni sezonlarıyla ekranlarda yerini alması (bkz. Chuck, How I Met Your Mother, Gossip Girl, Merlin...) hem de dizi listeme eklenen yeni diziler sağolsunlar baya bir meşguliyet getiriyor hayatıma.

Çok önceden tavsiye edilmesine rağmen ancak dün akşam başladığım Glee de son dizi deliliğim olmuş durumda 24 saat içersinde.

Öğrencilerin futbol takımı, amigo kız ekibi ve diğer 'ezikler' şeklinde ayrıldığı tipik bir "American High School"daki bir grup gencin İspanyolca öğretmeni tarafından Glee Club olarak bir araya getirilmeleriyle başlıyor hikaye. Glee Club'dakilerin ortak özelliği; hepsinin ses ve sahne performansı anlamında ciddi yeteneklerinin olması, ama okuldaki sosyal pozisyonları dolayısıyla bu yetenekleri gösterecek imkanı daha önce yakalayamamış olmaları. Hedefleri ise, bu kulüp sayesinde bir ekip olmayı öğrenip, diğer liselerin Glee Club'larıyla yarışacakları bir sahne performansı yarışmasında başarılı olmak. Ama bir araya gelen ekip, bu yarışmada yer almak için gerekli olan sayıya ulaşamayınca, yakışıklı öğretmenimiz Will Shuester (kısaca Mr.Shue) popüler tipleri de gruba dahil ediyor - yani pon-pon kızları ve futbol takımından insanları. Ekibin kendi aralarındaki itişmeleri, aşk meşk durumları dışında bir de bu ekibin bir arada bulunmasını hiç istemeyen bir amigo takımı koçu, Will'in onu hamileyim diye kandıran karısı (aaa spoiler verdi resmen demeyin zaten ikinci bölümde mi ne öğreniyorsunuz, zaten sevmeyeceksiniz kadını, baştan öğrenin daha iyi.) ve Will'e aşık, aynı zamanda da Will'in "meant-to-be-with"i olan sevimli rehber hoca Emma da hikayenin ortasında elbette.


Hikayenin kendisi dışında, Glee'yi klasik dizilerden ayıran asıl nokta ise, dizideki müziğin önemi! Diziler ve müzikleri konusunda bir hayli hassas olduğumu önceki yazılardan anlamışsınızdır zaten :) Bir dizideki müziklerin hikayeyi tamamladığını hissetmek bana diziyi izleten bir unsur ama Glee'nin asıl olayı müzikleri olduğundan Glee'i izlemekten zevk alacağımı ilk andan anladım. 12 kişilik New Directions ekibi (kulübün ismi Glee, ekibin sahne ismi New Directions) her bölüm en az birkaç şarkı söylüyor, söylemekle kalmayıp bunu çok hoş bir şekilde sahneliyor. Ekibin yıldızları Rachel ve Finn arasındaki elektrik de pek cici.

E müzikal kıvamında giden bölümleri art arda izlemek de zor olmuyor tabi.

İzleyiniz, pişman olmazsınız.

1 Ağustos 2010 Pazar

Yazmak ya da yazmamak - işte bütün mesele bu.

Bu kadar açmamıştım arayı hiç...
Ki arayı açtığım zamanlarda blog'umu ne kadar özlediğimi anlatamam size. Tıpkı aylardır her gün "evet evet bugün." deyip de bir gün olsun kapağını açamadığım günlüğüm gibi. Nedir problemim bilmiyorum, bazen ne kadar çok yazmak istesem de ve yazacak ne kadar çok şeyim olsa da bir şeyler geri çekiyor beni, ayırsam yetecek o ufacık zamanı bile çok görüyorum kendime.

Oysa ki kendimi gerçekten en özgür hissettiğim yer yazı yazabildiğim yerler.
Ve evet burada da rahat rahat yazsam da (her ne kadar öyle olduğunu iddia edecek olsam da tamamen özgürce yazamayacağımı pekala biliyorum, daha doğrusu kendimi bildiğimden o özgürlüğü kendime vermeyeceğimi biliyorum diyelim) asıl zihnimi rahatlatan günlüğüme yazmak oluyor.

Ama sürekli yoğun olmaya, sürekli meşgul takılmaya o kadar alışmışım ki sanırım, günlüğüme yazarak rahatlama hakkını tanımaktan hoşlanmıyorum pek kendime. Çok garip aslında, yıllar önce günlük yazmaya başlamam "ilerde açıp açıp okurum, okudukça çocukluğuma gülerim" gibi inanılmaz bir bilinçle olmuştu. Ki tabii haklı çıkmıştım; 2002-2003 dolaylarında yazdıklarımı okudukça (ki bu lise hayatımın başlarına denk geliyor) ne kadar gülüyorum anlatamam. Çocuk halimizle yarattığımız entrikalar, erkek-kız didişmeleri, aşık olduğumu sandığım zamanlar, mutsuzluklarım, kavgalarım, alınganlıklarım ve inatlarım... Ve tabii ki zaman biraz ilerlediğinde, Bridget Jones'tan etkilenerek, günün birinde yazdıklarım onun yazdıklarına benzer bir hale gelir mi, tarzım onunkine benziyor mu ki sorgusu. Komik miyim neyim bilmiyorum ama 30 yaşımda evli hayatı yaşamıyorsam (şu bucket list'imde bulunan New York - Los Angeles - Berlin gibi yaşanası-şehirler-listem'den bir şehir seçerek kendime) hayatımın birkaç senesini yurtdışında geçiresim var. Hele bu ara herkes tatil beldelerine kaçar, biz üniversite 3.sınıf gençliği ise sabah stajlarımızda akşam da İstanbul sokaklarında takılırken benim canım inanılmaz derecede yabancı turist modunu çekiyor.

Her neyse. Sonuç itibariyle tüm yazdıklarım çok eğlendiriyor beni, bir ritüel haline getirdiğim günlük okumalarım esnasında. Bir anlamda geçmişe yolculuk oluyor benim için. Garip ama bazen yazdığım yazıları yazarkenki hislerimi, yazıyı nasıl bir ruh halinde yazdığımı bile hatırlıyorum. Evet, bugünkü çocukluklarımı bir 10 sene sonra okuyup yine gülmek için bugün itibariyle günlük yazmaya geri dönüyorum sanırım.


Bu kez yazımın içeriğiyle bir hayli alakasız ama olsun, çok içimden geldi.
İki yıl önce sanırım, Savage Garden'ın tüm şarkılarını okulumun en şahane yanlarından olan BK mucizesiyle edindiğimde nasıl olduysa aralarına bir de Fool's Garden diye bir grubun şarkısı karışmış (Alman olduklarını öğrendiğimde bir süre kendi kendime güldüydüm, her yerde karşıma çıkarlar da Almanlar. Severim de kendilerini). Şarkı da o kadar güzel ki, bunca zaman paylaşmadığıma şaşmaktaydım bir süredir ama işte blog'a uğramayınca bugüne kaldı.

Pazarları çok sevdiğimi söyleyemem, malum kendileri pazartesinin geldiğini bangır bangır bağırır. Ama hem günlerden pazar olmasına istinaden, hem de çok eğlenceli hayat enerjisi verebilen bir şarkı olma özelliğine sahip olduğundan, buyrunuz:

I'm sitting here in the boring room
It's just another rainy Sunday afternoon
I'm wasting my time
I got nothing to do
I'm hanging around
I'm waiting for you
But nothing ever happens and I wonder

I'm driving around in my car
I'm driving too fast
I'm driving too far
I'd like to change my point of view
I feel so lonely
I'm waiting for you
But nothing ever happens and I wonder

I wonder how
I wonder why
Yesterday you told me 'bout the blue blue sky
And all that I can see is just a yellow lemon tree
I'm turning my head up and down
I'm turning turning turning turning turning around
And all that I can see is just another lemon tree

I'm sitting here
I miss the power
I'd like to go out taking a shower
But there's a heavy cloud inside my head
I feel so tired
Put myself into bed
Well, nothing ever happens and I wonder

Isolation is not good for me
Isolation I don't want to sit on the lemon tree

I'm steppin' around in the desert of joy
Baby anyhow I'll get another toy
And everything will happen and you wonder

I wonder how
I wonder why
Yesterday you told me 'bout the blue blue sky
And all that I can see is just another lemon tree
I'm turning my head up and down
I'm turning turning turning turning turning around
And all that I can see is just a yellow lemon tree
And I wonder, wonder

I wonder how
I wonder why
Yesterday you told me 'bout the blue blue sky
And all that I can see, and all that I can see, and all that I can see
Is just a yellow lemon tree

Fool's Garden - Lemon Tree
http://fizy.com/#s/102yu4

17 Haziran 2010 Perşembe

Vazgeçmeli mi, vazgeçmemeli mi?

Aşk meşk konularında en çok sorulan sorulardan biri bu olsa gerek.
Haydi tamam her şeyin güllük gülistanlık gittiği ilişkileri bir tarafa bırakalım ama ister platonik durumlar olsun, ister zorluklarla dolu bir ilişki olsun sahiden vazgeçmekle vazgeçememek arasındaki o ince çizgide bocalayıp durur birçok kişi. "Ne seninle ne sensiz" durumundan mı kaynaklanıyor, alışkanlıktan mı, takıntıdan mı, aşktan mı sevgiden mi, orası sahiden bir soru işareti. Ama bu soru işaretleri olmadan da hiçbir şeyin keyfi çıkmıyor galiba.. Ya insanlar zoru seviyor, ya zorluk diye adlandırdığımız şeyler aslında hayatın doğal bir parçası oluyor da fark etmiyoruz. Öyle ya da böyle, belirsizlik oturuyor hayatların ortasına.

Bu durumu en güzel ifade eden şarkıyı yazasım gelmişti aslında, sırf gene çenemi tutamayıp birkaç satır yazmadan rahat edemeyeceğimden bir giriş yaptım böyle. Sözü daha fazla uzatmak yerine bahsettiğim şarkının sözlerini (ve hatta kendisini) paylaşayım artık sizlerle iyisi mi...

(Daha çok karşılıksız aşklardaki vazgeçip vazgeçmeme bocalamasını anlattığını söyleyeyim bir de son olarak =) )

I've made up my mind
No need to think it over
If I'm wrong I ain't right
No need to look no further
This ain't lust
This is love but

If I tell the world
I'll never say enough
Because it was not said to you
And that's exactly what I need to do
If I'm in love with you

Should I give up
Or should I just keep chasing pavements
Even if it leads nowhere
Or would it be a waste
Even if I knew my place should I leave it there?
Should I give up
Or should I just keep chasing pavements
Even if it leads nowhere?

I'd build myself up
And fly around in circles
Wait then as my heart drops
And my back begins to tingle
Finally could this be it

Should I give up
Or should I just keep chasing pavements
Even if it leads nowhere
Or would it be a waste
Even if I knew my place should I leave it there?

Should I give up
Or should I just keep chasing pavements
Even if it leads nowhere?


( Adele - Chasing Pavements: http://fizy.com/#s/16rl47 )

8 Haziran 2010 Salı

Süper kahramanlar ve pişmanlıklar

Küçüklükten beri süper kahramanları sevmiş ve hepsine ayrı ayrı özenmişimdir. Kiminin akıl okuma yeteneğine, kiminin uçabilmesine, kiminin ultra güçlü oluşuna...

Karşındakini hiç çözemediğin zamanlarda aklından geçenleri öğrenmek ne şahane olurdu! Gerçi öğrenmemek gerekenleri de öğrenmekten kaynaklanan bir aşırı yükleme sıkıntısı çıkabilirdi tabi ama olsun, süper kahramanız sonuçta, atlatırız. Uçabilmenin yeri de apayrı tabi. O nasıl bir rahatlık? Sürekli bir yerlere yetişme derdinden kısalan ömürler için ideal yetenek =) Bolca kasa sahip olmakla birlikte gelen tipik süper kahraman ses tonunu ve bir yumrukla dağları devirme yeteneğini ise meraklılarına bırakıyorum.


Ama hepsinden de çok, kendim için dilediğim süper güç zamanı kontrol etmek olurdu herhalde. Bazen kendime ayıracak zamanı yeterince yaratamadığımda arayıp da bulamadığım zaman boşluğunu dilediğim gibi, dilediğim zaman oluşturup, istediğim kadar o boşlukta kalabilmeyi, kafama estiğinde oradan çıkıp hayatın akışına kaldığım yerden devam edebilmeyi ne çok isterdim kelimelerle anlatamam size. Düşünsenize, bir şey yaşıyorsunuz, çok mutlusunuz ama zaman akıp geçtikçe o mutluluğun da her yeni olayla silinip gideceğini biliyorsunuz. Mutluluğunuzu aynen olduğu gibi korumak istiyorsunuz; ne azalsın ne artsın, sadece olduğu gibi kalsın bir süre. Zaman boşluğunda mutluluğu istediğiniz kadar yaşıyorsunuz... Ya da öyle bir olay oluyor ki çığlık atarak kaçmak ya da yok olup gitmek istiyorsunuz bulunduğunuz yerden ama ne pelerininizi bir çevirişle ortadan kaybolabilme yeteneğiniz var, ne ışınlanma, ne de uçma. Sadece ötelemek istiyorsunuz zaten yüzleşmek istemediğiniz her neyse onu, o yüzden kaçışınızı sağlayacak o şahane zaman boşluğundan daha güzel bir çözüm olamaz sizin için.

Vee "zamanda geriye gitme, olan bitenleri geri alabilme" de dahil zamanı kontrol edebilme yeteneğine. Tekrar tekrar yaşamak istediğiniz her olayı, dizinin sevdiğiniz bir sahnesini 100 kez izleyebilme olanağına sahipmişçesine dilediğiniz kadar yaşıyorsunuz kimse fark etmeden. İstiyorsanız hayatınızı taa başa sarıyorsunuz, zaman boşluğunuza koşturup ister sindire sindire, ister fastforward modunda izliyorsunuz hayatınızı. Garip bir his olurdu herhalde, ama güzel de olurdu ölüm öncesi olacağına inanılan "hayatınızın film şeridi gibi gözlerinizin önünden geçme" hadisesinin sizin kontrolünüzde, aklınıza estiği zamanlarda gerçekleşmesi.

Bir de pişmanlıklar var tabi.
Aklınıza her geldiğinde yüzünüzü ekşiten, ellerinizle yüzünüzü kapatıp bir süre öylece kalmanıza sebep olan ve gözlerinizi açtığınızda yok olacağına inanmak isteyip de gerçekleşmeyince hayal kırıklığına uğradığınız durumlar... Zaman boşluğuna girdiğiniz zamanlarda keyifle izleyeceğiniz hayatınızın o film şeridinden yakmak istediğiniz bir an veya anlar dizisi. "İyi oldu, ders çıkardım bu olaydan, büyüdüm." yalanına inanmayıp hiç olmamış olmasını tercih edeceğiniz bir sevimsizlik... Birine karşı işlediğiniz bir suç... Bazen yok yere küstürdüğünüz sevgiliniz, bazen sudan bir sebepten kavga çıkartıp kızdırdığınız kardeşiniz, bazen de derdini çözmeye çalışırken durumunu iyice berbat ettiğiniz arkadaşınız... Ve tüm bu üzüntülerinizden, pişmanlıklarınızdan arınmak için geri sardığınız saatler, günler hatta belki de yıllar. Sahiden en güzel süper kahraman gücü bu değil de nedir?

Alışılmışı bozmayıp, pişmanlıktan bu kadar bahsetmişken güzel bir şarkıyla bitireyim yazımı. Zamanı geri almak için bir sebebiniz olduğu anlarda Anathema'nın Regret'ini dinlemeniz tavsiye edilir...

And sometimes I despair at who I've become
I have to come to terms with what I've done
But still I never learned to live without regret.

(Not: "Hayatındaki en büyük pişmanlık nedir?" sorusuna "Ben hayatımda hiç pişman olmadım!" diye cevap vererek gözünüzün içine baka baka yalan söyleyenler oluyorsa, lütfen bir gülün geçin. Ve bir gün (benden önce) zamana hükmetmeyi öğrenecek olursanız o arkadaşlarla sırrınızı paylaşmayın. Ciddiyim =) )

16 Mayıs 2010 Pazar

Yine bir şarkı sözü

İki sene önce yayınlanmaya başladığında hayli dalga geçmiştim Gossip Girl ile. Serena karakterinde dalga geçilecek bolca şey bulduydum o zamanlar, anca Dan Humphrey'nin babası Rufus için izlenir bu dizi demiştim. Sonra nasıl bir dizi boşluğuna düştüysem, oturup biraz fastforward modunda (çoğu bölümü en fazla 20 dakikada bitirerek) bitirdim yayınlanmış tüm bölümleri. Birçok izleyici gibi ben de Blair-Chuck çiftinin enteresan ilişkisinden dolayı izlemeye devam ettim sanırım Gossip Girl'ü.


Tabi bir de ara ara çalan güzel şarkılar da yok değil.. Örneğin dizinin şaşırtıcı bir şekilde bana kattığı şarkıların arasında "Hanson - Go", "Sum 41 - With Me" ve "Shiny Toy Guys - Season of Love" var.

Haydi bu sefer de dizinin bu hafta yayınlanacak 3.sezon finali şerefine Chuck ve Blair'in üçüncü sezonda ayrıldıkları bölümün en sonunda çalan, hayli etkileyici bir müziği olan The Burned - Make Believe'in sözlerini paylaşayım burada...

Who’s to know my world?
Who's to share my worry?
Mountains rise and fall all the time
And it doesn't mean a damn thing to god

So make believe in miracles instead

Who's to show no fear?
Then cast the first stone at the mirror
And break the spell you put on yourself
And crack your shell wide open again

And make believe in miracles my friends

Who's to give everything,
Just to serve what they believe in?
That's the way you play the game of life
You create the world you want to see outside
And remember what it's like to play god

And make believe in miracles again
Make believe in miracles my friends...

28 Şubat 2010 Pazar

40 Şarkı

Bu sefer çok bir şey yazmayacağım...
Sadece her daim dinlediğim, hatta bıkmadan usanmadan üst üste yüzlerce kez dinleyebileceğim 40 şarkıyı paylaşacağım.
Bir kısmını hepiniz biliyorsunuzdur tabii ama aralarında dinlemedikleriniz, bilmedikleriniz çıkarsa dinleyin derim.
(Çok sevip de unuttuklarım varsa arada ufak bir çığlık ve dövünme eşliğinde ekleyebilirim, haberiniz olsun =) Zaten 21 diye başlayıp 40'a ulaşmamdan yola çıkarak bunun gerçekleşeceğinin garantisini verebilirim sanırım. )


Aimee Mann - Today's the Day
Alanis Morissette - Precious Illusions
Alanis Morissette - Hands Clean
Amy Macdonald - A Wish For Something More
Annie Lennox - Waiting in Vain
Barbara Streisand - The Way We Were
Beatles - I Wanna Hold Your Hand
Cake - Never There
Carpenters - Top of the World
Carpenters - (They Long to Be) Close to You
Coldplay - Clocks
Cranberries - Every Morning
Dido - Don't Think of Me
Dire Straits - Sultans of Swing
Eva Cassidy - Songbird
Evanescence - My Immortal
Frank Sinatra - Moon River
Keane - Somewhere Only We Know
Kings of Convenience - Misread
Lacuna Coil - To Myself I Turned
Lara Fabian - No Big Deal
Mr. Big - Promise Her the Moon
Norah Jones - What am I to You?
Queen - Crazy Little Thing Called Love
Roxette - Must Have Been Love
Sara Bareilles - Between the Lines
Savage Garden - To the Moon and Back
Sentenced - Killing Me Killing You
Shakira - Objection
Simply Red - Stars
Sting - Mad About You
Texas - I'll See It Through
The Calling - Wherever You Will Go
The Perishers - Sway
Tori Amos - A Sorta Fairytale
Tori Amos - Sleep with Butterflies
Travis - Flowers in the Window
Travis - Love Will Come Through
Whitesnake - Is This Love
Yann Tiersen - Comptine D'un Autre Ete

4 Şubat 2010 Perşembe

Precious Illusions'tan...

Daha önce bilmediğim, duymadığım şarkıcıları ya da şarkıları bir arkadaşımdan duyduktan sonra deli gibi dinlemeye başladığım çok olmuştur. Hele hele müzik zevkine güvendiğim biriyse, söz konusu sanatçının tüm albümlerini gözüm kapalı edinip dinlemek sahiden hoşuma gidiyor.

Ya da bazen tamamen tesadüf eseri tanışıyorum bir şarkıyla.
Mesela ortaokuldayken şarkılarıyla tanıştığım Alanis Morissette..
Neredeyse tüm şarkılarını ezberlemekle az zaman geçirmemişimdir ama benim onun varlığından haberdar olmam "Hands Clean" şarkısını duymamla olmuştur. Ne tesadüf ki şarkıyı radyoda duyup kimin söylediğini anlayamadan aklımdan çıkmasından iki gün sonra bir ödev olarak okulda çıkmıştı karşıma Alanis Morissette: Herkes bir şarkı seçip, arka fonda o şarkıyı dinleterek şarkının sözlerinden çıkardığı anlamı anlatmıştı tüm sınıfa. Ve de Alanis Morissette'ten "21 Things" şarkısı çıktı o sunumlardan birinde karşıma. 21 uğurlu sayım olduğundan, içinde 21 geçen herhangi bir şarkı zaten ilgimi çekecekti kuşkusuz, ama heyecanla kadının ve şarkının ismini bir kağıda yazdığımı, daha sonra da "Hands Clean"in de ona ait olduğunu öğrendiğimdeki mutluluğumu sahiden unutamam..
"Under Rug Swept" albümünü bu şekilde keşfettikten sonra ekranın ortadan ikiye bölündüğü; kişilerin aynı, ama hikayelerin farklı olduğu iki videonun ekranda yan yana aktığı ve her rastlayışımda hangi tarafı izleyeceğime bir türlü karar veremediğim şahane klibiyle "Precisious Illusions" hayatımın şarkılarından biri haline geldi. Ama sözler sahiden çok anlamlı değil mi:

***

You'll complete me right?
Then my life can finally begin
I'll be worthy right?
Only when you realize the gem I am?

But this won't work now the way it once did
And I won't keep it up even though I would love to
Once I know who I'm not then I'll know who I am
But I know I won't keep on playing the victim


***

Şarkının bu ilk kısımlarındaki yarı isyankar, yarı umut dolu halin daha sonra yerini hâlâ sürmekte olan bir belirsizliğe bırakması ise beni hep üzmüştür. Kendimle bütünleştirdiğimden belki:

***

And though I know who I'm not I still don't know who I am...


***

Ve elbette Alanis bu tarz tesadüflerden sadece bir tanesi..
Bu çağrışıma gelişim ise, bu akşam şarkıdan şarkıya geçerken karşıma çıkan ve daha önce isimlerini duymamış olduğum, 2001'de kurulmuş Kanadalı bir grup olan (tarzlarını bir gruba benzettiğim ama henüz çıkartamadığım - çıkartırsam burada da yazarım..) Theory of a Deadman'a ait olduğunu öğrendiğim bir şarkı - Not Meant to Be.

Sözlerine bir göz atıp dinleyin derim..