film etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
film etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Haziran 2012 Pazar

There is a light that never goes out

Take me out tonight
Oh, take me anywhere,
I don't care I don't care,
I don't care
Driving in your car
I never never want to go home
Because I haven't got one,
Oh, I haven't got one
And if a double-decker bus
Crashes into us
To die by your side
Is such a heavenly way to die
And if a ten-ton truck
Kills the both of us
To die by your side
Well, the pleasure - the privilege is mine
Oh, there is a light and it never goes out
There is a light and it never goes out
There is a light and it never goes out
There is a light and it never goes out ...

Klasikleşmiş bir durum - çok sevmeme rağmen ne zamandır dinlememiştim bu şarkıyı. Ta ki sakin bir Cuma akşamı "500 Days of Summer"ı tekrardan izlerken şarkının varlığını hatırlayıp, heyecanlanıp, filmi durdurana kadar. Yani gözlerimi kapatıp kendimi 9 tekrar halinde şarkıya kaptırana kadar.


Gerçekten bu kadar sevmek mümkün mü acaba birini? Sevdiğini söylemekten korkmayı anlıyorum, o gelgiti hepimiz yaşamışızdır hatta belki şimdi bile her gün yaşıyoruzdur ama şu şarkının huzurlu temposunun arkasındaki o aşık-endişeli-gerisevilmemektenacayipkorkan-yarıdepresif haller beni her dinleyişimde etkiliyor.

Düşününce, "To die by your side is such a heavenly way to die" aslında inanılmaz derecede arabesk gelebilir kulağa. Ama tam bu cümledeki tonlamadan ve şarkının geri kalanının sempatik aşık halinden sanırım o kadar samimi geliyor ki, birine tam da bu cümleyi, tam da bu şekilde söyleyebilmek ve aynı kişiden bunu duyabilme isteği uyanıyor içimde. "The pleasure, the privilege is mine" da bir sempati katıyor şarkıya gözümde - apayrı bir tat bırakıyor.

Filmle de birleşince, tüm o acılarına, göz yaşlarına, sıkıntılarına, zaman zaman mutsuzluklara, potansiyel travmatik hallere rağmen aşık olası geliyor insanın. Hem ne de olsa "there is a light and it never goes out", di mi?

http://www.youtube.com/watch?v=9IltBcAmE9E&feature=related

28 Ocak 2012 Cumartesi

Kolayını anlat...

Durup dururken aklıma geldi kaç ay önce arkadaşlarımın izlemem için ısrar ettikleri film. Merak ediyordum ama nedense izleyesim gelmemişti bir türlü. Oturdum ilk başta son sahnesini izledim. Kitaplarda çok yapıyorum ama filmlerde yapmam demiştim ya birkaç yazı önce, yaptım. Zaten biliyordum sonunu ama pek fark etmedi - sadece son sahneyi izleyince de ağladım, baştan başlayıp sonuna geldiğimde de.

Eminim birçok blogda ve sahnelerin yer verildiği sitede vardır ve bu yüzden çok klasik olacak biliyorum ama kapanış sözlerinden alıntılar vereceğim sadece bu yazıda.

Spoiler falan dinlemeyin alın DVD'sini, izleyin İncir Reçeli'ni...


"Şimdi kapat gözlerini, yapacağın güzel şeyleri düşün. Beni unut demeyeceğim; çünkü ben seni unutamazdım. Ama sakın hayata küsme. Dışarıda hikayelerini anlatmanı bekleyen binlerce hayat var. Hepsi de anlaşılmayı bekliyor benim gibi… Yaz aşkım, hiç durmadan yaz. Birbirlerini anlat onlara. Birbirlerine değerek, birbirlerine dokunarak yaşamanın güzelliğini anlat. Birbirlerine karışmayı anlat. Yaşam savaşı içinde yaşamayı, yaşatmayı unuttuklarını anlat. Sevişmeyi anlat onlara… En zor anlarda bile, hiç ayrılmamacasına tek vücut olmayı anlat. Yanlız yürümek zor, kolayını anlat."

2 Ocak 2012 Pazartesi

Olmuyorsa olmuyor, napalım? Next please!

Küçüklüğümüzde biz kızlara derler ya hep, "Bir yaşa gelene kadar erkekler kızlara sataşmayı çok severler çünkü aslında aşık olduklarında bunu başka nasıl ifade edeceklerini bilemezler. O yüzden kızların saçlarını çekerler, onlara çelme takarlar, sözleriyle kızdırırlar". Valla ben de inanırdım hep bu söylenene ne yalan söyleyeyim.. Ama bir gün "He's Just Not That Into You" isimli filmi izledim bundan bir buçuk sene önce ve duruma bakışım değişti .

Filmi çok beğenmez insanlar genel olarak, ki fazlaca romantik komedi olduğundan, aşırı ünlü isim içerdiğinden, klişelere dayandığından gayet de anlıyorum tasvip etmeyenleri. Yine de filmde verilen mesajlar çok içten geliyor bana, tespitler sahiden çok doğru ve izleyen kadınlarda belirli bir aydınlanma yaşatma gücüne sahip.

Mesajı da basit aslında filmin: "Bir erkek bir kadını seviyorsa, engel tanımaz, ne yapar eder bir şekilde hislerini anlatır. Ve biz sevgili kadınların oynamayı o çok sevdiği, obsesifliğe kadar yolu olan "kriptoloji" ile (bkz: Ay acaba bunu derken şunu mu demeye çalıştı? Bana neden gülümsedi? Mesajında smiley var kesin bir anlamı olmalı. Facebook'unda paylaştığı şarkı sözleriyle ne demeye çalıştı acaba?) erkeklerin hiç ama hiiiç işi yoktur. Netlerdir yani! Gizli mesajlar vermekle zaman kaybetmezler, daha doğrusu uğraşmazlar. Hoşlanıyorlarsa hoşlanıyorlardır ve bunu "hissettirmeye" çalışmazlar. Giderler söylerler. Söylemiyorlarsa da lütfen mesajı net anlayınız - he's just not that into you."

O yüzden ne yapıyoruz? Ortaokul ruhunu bir kenara bırakıp, kendimizde kriptolojik bir haller fark eder fark etmez filmi tekrardan hızlıca bir izliyoruz.

4 Aralık 2011 Pazar

Bir gun..

Ask hikayelerini oldum olasi sevmisimdir, hikayede ufak da olsa bir orijinallik de varsa filmi ya da kitabi sevmemem icin pek de bir sebep kalmaz. Hatta bir adim ileri gideyim, cogu kitaba basladiktan kisa sure sonra dayanamayip sonunu okurum. Kitabin sonu cok da fark etmez benim icin, oraya gelene kadar neler olup bitmis onu merak ederim. Ama hayir ayni sey filmler icin gecerli degil! Zaten 2 saat suren bir hikayenin sonunu bastan bilmek tum heyecanimi kacirir, o yuzden de film synopsis'lerini okumak haricinde bir bilgi edinmeden giderim filmlere..

Ama gecen hafta iyi bir ders aldim: bir film izleyeceksen once filmin turunu anla, beklentini de ona gore ayarla! Bunu yapmis olsam, filmi romantik komedi diye izlemeye baslamaz, filmin icine aniden karisan agir dram ogesine biraz kendimi hazirlamis olurdum en azindan; oyle yarim saat ekrana bakakalmazdim. Neyse tabi bunların hepsi birer tecrübe.

Filmden sonra düşüncelerim:

1) Jim Sturgess daha fazla film çeksin de izleyeyim.
2) Anne Hathaway İngiliz'i oynamasın gerek yok. Saçlarını da öyle kısacık kestirmesin.
3) Yine de kariyer başlangıcından ötürü (aka "Princess Diaries") önyargıyla yaklaşılmasın kıza, fazla üstüne gitmesinler yazık.
4) Kitap adaptasyonları iyiye kullanılsın. Mesela hüzünlü sonlar mutlu sona döndürülsün.
5) Hayat bayram olsun.

8 Ocak 2011 Cumartesi

Bu sefer de "Leap Year"

Bir süredir izlemek istediğim, Amy Adams'ın Matthew Goode ile başrolleri paylaştığı bir film vardı "Leap Year" isminde. Bir süredir dediğim baya bir süre geçmiş, öyle ki dün gece oturup izledikten sonra gösterim tarihine baktım, 8 Ocak 2010'muş. Tam tamına bir sene geçtikten sonra üzerinden izleyebilmişim, takdir ettim kendimi :)

Filmin konusu tanıdık: Güçlü, kendi ayakları üzerinde duran, sevdiğine ve sevildiğine inanan bir kadın (Anna) var başrolde. Bahsederken sadece "müthiş kariyer"inden bahsettiği, aslında aşık olmadığı ama birlikte olmasının güzel olduğuna inandığı (en azından bu benim yorumum oldu) sevgilisi kendine bir türlü evlenme teklif etmiyor. Garip bir ilişkileri olduğunu güzel ifade etmişti film; yan yana yürürken bile kendi blackberry'lerine gömülmeleri gibi ufak detaylarla. Sonra bu arkadaş bir konferans için Dublin'e gidince, Anna da peşinden gidiyor çünkü İrlanda geleneklerine göre artık yıllarda 29 şubatta kadınların erkeklere evlenme teklif etmesi gayet sevimli bir olaymış. Tabii ki bu iki üç günlük yolculuk kızımıza çok şey öğretiyor ve yol arkadaşı edindiği adamda gerçek aşkı buluyor.


Neyse.. Klişelerine rağmen garip bir şekilde huzur veren bir filmdi; sanırım İrlanda'nın çayır çimen dağ bayır kıvamındaki gayet pastorel görüntülerinden ve de Amy Adams'ın duruluğundan ve sakinliğinden kaynaklanıyordu. Matthew Goode'i daha önce izlemediğimden canlandırdığı karakter gibi İrlandalı olduğuna inandım ama meğer İngilizmiş, aksanı iyi kotarmış demek lazım.

Filmin arka planını da sevdiğim isimlerin şarkıları süslemişti Snow Patrol ve Colbie Caillat gibi.. Ama orijinalini Neil Young'ın söylediği, filmde ise Gwyneth Herbert'ın seslendirdiği "Only Love Can Break Your Heart" cidden dinlemeye değecek bir şarkıymış..

http://prostopleer.com/#/search?q=artist%3AGwyneth+Herbert+track%3AOnly+Love+Can+Break+Your+Heart


(Not: Amy Adams ve Isla Fisher arasındaki aşırı benzerlik korkutucu değil mi? Saç ve ten renklerinden kaynaklanıyor sanırım.. Ben insanları birbirine benzetme konusunda pek başarılı değilimdir ama bu benzerlik bir tek benim dikkatimi çekmemiş neyse ki :) Bakınız: http://www.film.com/features/story/definitive-differences-between-isla-fisher/25845274)

24 Aralık 2010 Cuma

Life as we know it

Fragmanını izleyerek bile baştan sona neler olup biteceğini bildiğin filmler olur ya... Kimine çok saçma gelir bu, ne manası kaldı fragmanı izledim, filmi izlemiş kadar oldum diye düşünürler. Ama benim için bir filmin ya da bir kitabın başını ve sonunu bilmek çok da bir şey ifade etmiyor. Örneğin çok sevdiğim Harry Potter serisi boyunca her kitabı kitapevindeki raftan elime alışımda ilk baktığım yerler
1) Arka kapaktaki özet
2) Kapaktaki resimlendirme
3) Son sayfa
şeklinde olurdu. Çünkü cidden sonunun öyle ya da böyle olması pek de önemli değil (inanılmaz absürd bir sonsa baştan öğrenmekte de bir sakınca yok hani, ona göre kendimi kaptırmam mesela). Benim için asıl önemli olan kitap boyunca hissettiğim akıcılık ve filmdeki repliklerden, karakterlerden ve oyunculardan ne kadar etkilendiğim.

Birkaç ay önce sinemadayken fragmanını görüp güzel bir film sanırım diye düşünmüştüm "Life As We Know It" için. Ve evet tahmin edeceğiniz üzere, fragmanına bakıp tüm filmi karakter analizine kadar çözebildiğiniz türdendi kendisi :)


Hikaye basit: Başroldeki kızımızın (Katherine Heigl'ın canlandırdığı Holly) en yakın kız arkadaşıyla esas oğlanın (Josh Duhamel'in canlandırdığı Messer) en yakın erkek arkadaşı birlikte, hatta filmin başında evleniyorlar. Holly ve Messer'ı da bir araya getirmeye çalışıyorlar ama bizim ikili pek anlaşamıyor, neredeyse birbirinden nefret ediyor. Bu cümleden bile anlamışsınızdır canım sonunu... Tabii ki aşık olacaklar! :) Ama romantik komedimizin trajedi kısmı, evli çiftin bir trafik kazasında ölmesi. Küçük kızları Sophie'yi de bu ikliye emanet edince, birbirlerinden nefret eden Holly ve Messer arkadaşlarının evinde evcilik oyunu oynamaya, Sophie için birbirlerine katlanmaya başlıyorlar. Bu arada spoiler verdiğimi düşünmeyin bunlar baya baya fragmandan anladığınız şeyler zaten.

Filmi benim gözümde güzel yapan ise, gerek başroldeki gerek yan roldeki tüm oyuncuların rollerinin haklarını vermesi, sevimli Sophie'nin (ki kendisi üçüzler tarafından dönüşümlü olarak canlandırılıyorlar) tüm o yaramazlıkları ve şirinlikleri, tüm tahmin edilebilirliğine rağmen filmin içerdiği ufak sürprizler ve tabii ki Katherine Heigl ve Josh Duhamel arasındaki uyum (birkaç gün önce izlediğim bir Leighton Meester röportajında, romantik filmlerdeki uyumlu çiftler için sarf ettiği "I'm like... Guys, kiss kiss!" cümlesini film boyunca bana söylettiler en azından).

Noeldir, yılbaşıdır dışarıda alıp başını giden renkli havaya kapılıp kendinizi dışarı attıysanız, yorulduğunuz bir zamanda bolca patlamış mısır eşliğinde izlenesi bir film.

Eh geleneği bozmayayım, soundtrack'inden de birkaç şarkı tavsiye edeyim:

Beggars - You and Me http://fizy.com/#s/1cksvs
Josh Kelley - Tidal Wave http://fizy.com/#s/1tttpi
Free Energy - Something in Common http://fizy.com/#s/1pnr99

Son not... Filmin website'sini de bir inceleyin, benim çok hoşuma gitti tarzı: http://lifeasweknowitmovie.warnerbros.com/#/home/

13 Aralık 2010 Pazartesi

All we need is love...

Bir kış çocuğu olmama rağmen ilkbaharı çok seviyorum ben.. Baharın renkleri, cıvıl cıvıllığı, güneşi, elbiseleri, babetleri mutlu ediyor beni. Öyle kat kat giyinip kardan adam gibi dışarı çıkmak pek hoşuma gitmiyor yani kışın! Bir kere zaman kaybı her girdiğin ortamda üstündekileri çıkarmakla uğraşmaya geçen dakikalar.. Hele ki kışın alışverişe çıkıldığında tam bir işkenceye dönebiliyor gün; t-shirt, üstüne kazak, üstüne mont, atkı, şapka, eldiven derken bu sürede gezilme potansiyeline sahip bir mağaza şansını yitiyor insan resmen :) (Evet üşengeçlik de yok değil kanımda ama anladınız siz ne demek istediğimi.)

Neyse çok alakasız bir giriş oldu; oysa ki Aralık-Ocak-Şubat üçlüsünü neden sevdiğimden bahsedecektim size, sevmememden değil.

Aslında sebebi çok basit: Kar psikolojisi.
Bakın sadece "kar" demiyorum çünkü kardan öte karın getirdiği ruh hali inanılmaz oluyor. Ortaokul/lise yıllarında "Kar yağsın da tatil olsun" beklentisiyle hava durumu takip ediliyor, ufak flört hareketlerine de sebep olabilecek kar topu savaşı heyecanla bekleniyor, doğum günü benim gibi bu aylarda olanlar doğum günü hevesine kapılıyor (her ne kadar kar azizliğine uğrama ihtimali yüksek olsa da, canın sağ olsun kar.). Bir de tabii "Bunca soğuk bir işe yarasa bari" düşüncesine kaptırıyor insan kendini ya da etrafı normalden farklı olarak tek bir renk olarak görmek ilginç geliyor insana.

Ama tüm bunlardan öte, kar demek benim için Love Actually demek.
2003 yılında sinemada izlediğimden beri gelenek haline getirdim: Kışın kar yağdığı dönemlerde başa alıp alıp Love Actually izlemezsem içim rahat etmiyor. Hatta resmen sırf havalar soğusun, kar yağsın da ben de Love Actually moduma gireyim diye bekliyorum :) Yazın izleyince havasına bürünemiyorum filmin; illa etrafımın bembeyaz karlarla kaplı olduğunu gerçekten göreyim ki kendimi filme iyice dahil hissedeyim istiyorum sanırım tam bilmiyorum ben de sebebini. Ama havaların soğumasıyla birlikte filmin o şahane soundtrack'i playlist'imi domine etmeye başlıyor, karın nihayet yağmasıyla da birlikte battaniye altında Love Actually izlemek, benim için artık bir ritüeli sürdürmek oluyor.

Yazının başlığına nasıl mı bağlayacağım? Filmin mottosunu, Hugh Grant'in açılış cümlesini paylaşacağım sizinle:


Whenever I get gloomy with the state of the world, I think about the arrivals gate at Heathrow Airport. General opinion is starting to make out that we live in a world of hatred and greed, but I don't see that. It seems to me that love is everywhere. Often it's not particularly dignified or newsworthy, but it's always there - fathers and sons, mothers and daughters, husbands and wives, boyfriends, girlfriends, old friends. (...) If you look for it, I've got a sneaky feeling you'll find that love actually is all around.”


All You Need Is Love
http://prostopleer.com/#/search?q=artist%3AAll+You+Need+Is+Love

26 Nisan 2010 Pazartesi

"Siyah Beyaz" bir film...

Geçen sene Mart ayında Şevval Sam'ın bir imza gününe katılmıştım. Şanslı da bir insan olduğumdan herhalde, imza almak haricinde konuşma imkanım da oldu kendisiyle. Şevval Sam'ı da, Nejat İşler'i de çok sevdiğimden, sohbet esnasında ikisini yeniden (2002 sezonunda 'Gülbeyaz' dizisinde bir arada oynamışlardı ki diziyi izlediğimden beri benim gözümde en uyumlu çift olmuşlardır...) bir dizide ya da (daha güzeli) bir filmde görmek ne güzel olurdu diye söylemeden edemedim. Şevval Sam da cevap olarak "Kim bilir, iyi bir proje gelse seve seve." dediğinde 7 senedir beklediğim filmin çok yakında çekileceğini sanırım o da bilmiyordu henüz.

Bu imza gününden bir ay sonra, internette bir gün bir haber çarptı gözüme: Şevval Sam ve Nejat İşler aynı filmde! Tahmin edebileceğiniz gibi çok sevindim ama bir yandan da ara ara çıkan yalan haberlerden biridir düşüncesiyle inanıp inanmamak arasında kaldım. Neyse ki bu sefer haber doğruydu ve Haziran ayında tam olarak öğrendim ki, sadece en sevdiğim iki oyuncu değil, resmen "rüya kadro" diye adlandırabileceğim bir kadro bir araya gelmiş! Canlandırdığı her karakterle iyice devleşen, kadronun abisi Tuncel Kurtiz, küçüklüğümden beri neredeyse tüm projelerini takip ettiğim ve gün geçtikçe daha da inanılmazlaşan oyunculuğu ile Erkan Can, "Devrim Arabaları" ile tanıdığım Taner Birsel, zarif ve ince oyunculuğu ile her zaman hayran olduğum Derya Alabora... Böyle bir ekibi kim bir araya getirmiş diye merak ederken yönetmen Ahmet Boyacıoğlu'nun ismiyle karşılaştım. İsmi nereden tanıdık geliyor diye düşünürken, biraz araştırınca Gezici Film Festivali dolayısıyla daha önce ismini duyduğumu fark ettim. Kendisinin aynı zamanda Ankara Sinema Derneği'nin başkanı da olduğunu öğrenince, çekilecek filmin Ankara'da bir barı mekan olarak alması iyice hoşuma gitti. Ankara'yı seven birinin gözünden, şahane bir kadro ile bir film izlemek çok güzel olacaktı...

Filmin Temmuz ayında çekileceğini öğrendiğimde, şansımı zorlayarak sete gitmenin yollarını aramaya başladım. Tam olacak gibiydi, "Sanırım gidiyorum, inanamıyorum.." dedim, maalesef setten izin çıkmadı. Ben de şansıma küsüp basında çıktığı kadarıyla kadronun röportajlarını, basın toplantısı haberlerini, ara ara yayınlanan birkaç fotoğrafı takip ettim. Böylece sanırım Siyah Beyaz, daha kimse duymamışken, benim sıkı takip ettiğim ve bu kadar merakla beklediğim ilk film oldu.


Kısa özet yayınlandığında, karakterler yavaş yavaş oturmaya başladı aklımda: "Fırtınalı bir hayat yaşamış ama 70 yaşına gelmesine karşın hala durulmamış, ideallerine bağlı bir ressam olan Ahmet Mithat" olacaktı Tuncel Kurtiz; "kalp krizi geçirdikten sonra işini bırakan, sümüklü böcek besleyip sakin bir yaşam sürmeye çalışan bir avukat"ı Erkan Can canlandıracaktı ki bu kısa özetin ikinci cümlesi bile güldürmeye yetmişti beni ilk okuduğumda. Nejat İşler ise, "mesleğini yapmaktan sıkılmış, üstüne bir de karısı tarafından terk edilmiş bir doktor" olacaktı ki karakterine bir isim verilmemesi ilginç gelmişti bana en başta, "Doktor" olarak hitap edileceğini fark etmiştim ilk tanıtımlardan. Sonradan, Ahmet Boyacıoğlu'nun kendinden yola çıkarak oluşturduğu bir karakter olduğunu öğrendim Doktor'un.. Hikayenin ana karakterlerinden tek kadın ise "hayata karşı tek başına direnen, yalnızlığı bir yaşam tarzı haline getirmiş bir iş kadını olan Ayten", yani Şevval Sam idi. Ve "Barın sahibiyse kimseye taviz vermeyen, sinirli, alıngan ama dünya tatlısı bir insan olan Faruk", yani Taner Birsel. "Bütün bu insanların buluştuğu ve dostluklarının yaşandığı yer olan Siyah Beyaz`ın sıcak hikayesi de filmin konusunu oluşturuyor" olacaktı. Bangır bangır bağırmadan, söyleyeceğini en uygun üslupla ve en doğru oyuncularla ifade ettiğinden emin oldum filmin yani bu kısa özetle.

Sonra araya aylar girdi; yaz, sonbahar, kış bitti derken nihayet bahar geldi ve bir gün tüm basında Siyah Beyaz haberleri yer buldu. Filmin sitesi açılmıştı (www.siyahbeyazfilm.net) , birbirinden güzel set fotoğrafları yayınlanmaya, Facebook'taki resmi fanpage'i aracılığı ile basında yer alan tüm haberler duyurulmaya, fragman haricinde film daha yayınlanmadan filmde olmayan sahneler de eklenmeye başlamıştı. Filmin galasıyla birlikte artık bir hafta boyunca her gazetenin manşetine taşınmıştı Siyah Beyaz. Bu vesileyle hem Siyah Beyaz bar birçok kişiyle ismen de olsa tanışmış oldu, hem de birbirinden değerli oyuncular aynı röportajlarda gruplar halinde buluşup izleyicilere veya okuyuculara daha filmi izlemeden keyifli anlar yaşattılar.


Ve nihayet 23 Nisan geldi çattı =)
16:30 seansı için biletimi aldım ve ilk kez bir filmi sinemada yanımda kimse olmadan izledim. (Film tek başına izlenirken de keyif veren bir film olduğundan mı bilmiyorum ama çok da zevk aldım, sanırım arada tek başına sinema keyfi güzel olabilir!) Salon yarı yarıya doluydu ama insanlar 23 Nisan'da çocuklarıyla birlikte çocuk filmlerini tercih etmişlerdir düşüncesi geldi aklıma.

***Spoiler***
Film, beklemediğim bir şekilde başladı. Ana karakterlerle ilgisi olmayan bir olay, o esnada oradan geçmekte olan Faruk ve Doktor'un karısıyla ana hikayeye bağlandı. Karakterlerle daha önceden kendimce tanışmış olduğumdan olacak, hiçbirinin ilk sahnesi çok yabancı gelmedi bana. Ankara sokaklarında çok kısa bir gezintiden sonra başlayan iç mekan çekimleriyle de tam manasıyla tanışmış oldum karakterlerle. Karısı tarafından terk edildikten sonra birkaç dakika donup kalan Doktor'un, gün sonunda arkadaşlarının yanına, Siyah Beyaz'a geldiğindeki durumu atlatmış (ama aslında daha sonra olan evinde karanlık odasındaki halinden anlaşıldığı üzere tam da atlatamadığı) hali ve dörtlü ilk kez bir araya geldiklerinde aralarındaki günlük ve içten sohbet çok hoştu. Aralarından en konuşkan ikili olan Ahmet Mithat (ki taşınırken yere düşen kitapları betimleyişi ve o kitapları eşya taşıyan adamlara verişi çok hoş ayrıntılardı; filmi ikinci kez izlediğimde daha dikkatli olup Ahmet Mithat'tan olabildiğince çok detay kapmaya çalışacağım kesin!) ve Ayten'in ilerletir gibi oldukları muhabbet bana daha ilk baştan "senelerdir arkadaş olan ve bir arada olmaktan mutluluk duyan insanlar" izlenimini verdi. Özetlerden okuduğum kadarıyla en sessiz karakter Muzaffer (Erkan Can) olmalıydı ama bana asıl Doktor (kendi kendime 'daha ne kadar farklı karakter canlandırabilir acaba' diye sorarken bambaşka karakterlerine bir yenisini daha ekleyen Nejat İşler) sessiz ve içine kapanık gibi geldi.


Her akşam Siyah Beyaz'da buluşup kendi yalnızlıklarından arınan bu dörtlünün, bar harici samimiyetleri de hoştu tabii. Daha önce fotoğraflardan görüp daha uzun olmasını beklediğim gölde balık tutma sahnesi, Faruk'la birlikte gezerken, Muzaffer'in Nilgün'ü (senelerdir görmediği ama yanında hep fotoğrafını taşıdığı eski sevgilisi) gördüğü sahnedeki tutukluğu ve sonrasında Faruk'la olan diyalogu, akabinde kart oyunu için buluşan ekibin Muzaffer gittikten sonra onun hakkında ve aşk hakkında yaptıkları muhabbet, Ahmet Mithat'ın hoşsohbetliği, Ahmet Mithat-Ayten ikilisinin (ki Ayten'in çok sempatik bir vurguyla söylediği "ihtiyar" hitabı da ayrı hoştu, her ne kadar Ahmet Mithat "hepsini cebinden çıkartacak" dinçlikte olsa da =) ) ekip harici diyalogları en başta aklıma gelen sahneler.. Tabii kart oyunu esnasında Ayten'in kendinden bahsederken bir anda Şevval Sam'ın çocukluğuna ait detaylara şahit olmam ve hemen ertesinde içine kapanık Doktor'un Ayten'le şakalaşması en hoşuma giden sahneler arasındaydı.

Karakterlerin kendi hikayeleri bir taraftan ilerlerken, bir taraftan da Siyah Beyaz'ın kapanma durumu ortak hikayeye yön veriyor elbette. Faruk'un Siyah Beyaz'ı kapatıp Bodrum'a yerleşme hayali, ana karakterlerimizin huzurunu bozuyor çünkü bar kapatılırsa ortak yaşam alanları ortadan kaybolmuş oluyor; paylaşılacak yalnızlık için yeni bir yer arayışı ise bunca sene sonra düşünülemez elbette. Ana öykü tüm karakterler açısından mutlu sona doğru gidedursun, kişisel öyküler de benim gözümde güzel birer son buluyor filmin sonunda. Bazı yerlerde "sonlar çok ucu açık bırakılmış" gibi yazılar okudum ama bana öyle de gelmedi; tüm karakterler öyle ya da böyle güzel birer sona bağlanmıştı. Tabii ki çok net çizgilerle çizilmemişti hikayenin sonu, ama "tam tadında" demek doğru olur bence: Yalnızlığa alışmış ve bunu bir güç göstergesi haline getirmiş Ayten, bu kararlılıktan vazgeçip mutluluğu Doktor'da buluyor. Doktor da terk edilmişliği (zaten 2 senedir süregelen ayrı yaşamaya alışmışlıktan yararlanarak) çabuk geride bırakıyor (Zonguldak'a yapılan bir geçmiş yolculuğuyla -tahminimce- durumu hızlandırarak) ve filmin başlarında göz kontağından bile çekindiği Ayten'le bir ilişkiye başlıyor. Muzaffer ise, geçmiş yılların hesabını sorduğu ama nihayetinde kırgınlığını geride bırakıp 50 yaşının keyfini doya doya birlikte çıkaracağı kadını, Nilgün'ü affediyor ve filmin final sahnesindeki hareketiyle beni bir hayli güldürüyor. Ahmet Mithat da tüm babacanlığı ve yaşam enerjisiyle hayatına devam ederken başka hayatları da renklendirme çabasından asla vazgeçmiyor. Son olarak, Faruk neyse ki Bodrum macerasını en az birkaç sene daha öteliyor ve fotoğraflar duvarlardan (rüyasının aksine) sadece badana boya için iniyor.

*** Spoiler bitti =) ***

Spoiler'dan öte bu basbaya bir film özeti olmuş gibi gözükse de, filmi izlemenin keyfi sahiden bambaşka; o yüzden buraya olayların akışını genel hatlarıyla yazmaktan çekinmedim çünkü Siyah Beyaz, farklı yaşlardan izleyicilere farklı tatlar sunacak, bir seyirciye birkaç sene aradan sonra yeniden izlediğinde apayrı şeyler hissettirecek türden, sade ve çok hoş bir film. Dolayısıyla tüm izleyiciler için güzel bir film deneyimi; konu çok dikkat çekmiyorsa da Tuncel Kurtiz-Erkan Can-Taner Birsel-Nejat İşler-Şevval Sam-Derya Alabora isimlerini art arda gören ve gözleri büyüyen herkes bu filme bir şans verir diye umuyorum =)


Benim üzerimdeki etkilerinin başında ise, günün birinde Ankara'ya gidecek olursam Siyah-Beyaz'ın kapısından girmeyi çok istemek geliyor sanırım çünkü mekan da, mekanın içindekiler de şahaneydi. Ahmet Boyacıoğlu'nun kaleminden ve gözünden film tam kıvamını tutturmuş bence, dediğim gibi öykü çok sadeydi (ki bu kimilerinin eleştirdiği bir yön ama bana asıl senaryo bu şekilde olmasaydı çok eğreti gelirdi film) ama çok güzel işlenmişti. Zorlama hiçbir şey yoktu, o doğallıktan dolayı da karakterler de, karakterlerin arasındaki ilişkiler de çok inandırıcı geldi bana. Karakterlerin, karakterleri canlandıran oyunculardan da bir şeyler aldığını görmek de ayrı keyifliydi. Filmde gerçekleşmeyen tek beklentim, Nejat İşler ve Şevval Sam'ın bardaki ikili sahnelerinin uzunluğu konusundaydı. Derya Alabora ile Erkan Can'ın bar sahnesi kadar uzun bir sahne beklentisindeyim sanırım fragmandan yola çıkarak, ama bu haliyle tadın damağımda kalması daha iyi oldu belki de. Sahnenin arka fonunda olan şarkı (ismini sonradan öğrendim, Tulay German'in A Perdre Haleine'i) da sahnenin cazibesiyle paraleldi, bunu da söylemeden geçmeyeyim.

***

Kısacası tüm ekibin tekrardan ellerine sağlık, çekimler boyunca herkesin aldığı keyif filmin tamamına sinmişti. Hem seyirciyi keyiflendiren, hem ara ara hüzünlendiren, hem de bolca gülümseten ve güldüren, çok içten bir film olmuş. İkinci kez gitmezsem rahat edemeyeceğim.